KOMÜNİZM VE PARTİ -2- (K. Erdem)
komunist - 01 May 2008
III. PROLETARYANIN KENDİLİĞİNDEN BİLİNCİ VE KOMÜNİST BİLİNÇ
“Mesele, şu ya da bu proleterin veya tüm proletaryanın kendisine hedef olarak şu zamana kadar neyi tasarladığı sorunu değildir. Mesele proletaryanın ne olduğu ve bu olguya uygun biçimde, tarihsel olarak neyin yapılmak zorunda olduğudur. ” (MARX-Kutsal Aile)
Yazının Tümü:
III. PROLETARYANIN KENDİLİĞİNDEN BİLİNCİ VE KOMÜNİST BİLİNÇ
“Mesele, şu ya da bu proleterin veya tüm proletaryanın kendisine hedef olarak şu zamana kadar neyi tasarladığı sorunu değildir. Mesele proletaryanın ne olduğu ve bu olguya uygun biçimde, tarihsel olarak neyin yapılmak zorunda olduğudur. ” (MARX-Kutsal Aile)
Komünist hareketin, bütün siyasal ve örgütsel sorunlara doğru yaklaşabilmesi için, ”yığınların kendiliğinden bilinci” ile komünist bilinç arasındaki ilişkiyi, ideolojik olarak doğru ele alması zorunludur. Çünkü komünist hareketin bütün sorunları, kaçınılmaz olarak bu noktada gelip odaklaşır.
Kapitalist toplumda, bilincin bu özel durumunun incelenmesi için, herşeyden önce onun genel tarihsel hareketinin özelliklerini incelemek gerekir.
Lenin’in “Ne Yapmalı? ” adlı eserinde sorun, her iki yanıyla, yani hem tarihsel olarak hem de sorunun Rus toplumunda ortaya çıktığı özellikleri bağlamında ele alınmıştır. Sorun daha değişik bir biçimde Marx’ın kapitalist toplumu analiz etmesine benzemektedir. Nasıl Marx, kapitalist toplumun özel bir durumundan yani İngiliz kapitalizminden hareketle kapitalist toplumun genel hareket yasalarını ortaya çıkardıysa, Lenin de Rusya’da ortaya çıktığı biçimiyle, komünist partisinin en temel sorunlarını ele almış ve bunlara genel geçerli cevaplar vermiş;kapitalist toplumda bilincin özel bir durumunu oluşturan komünist bilincin genel tarihsel durumunu ortaya koymuştur. Yani Lenin’in eserindeki genel tarihsel yan ile Rusya’ya özgü yanlar birbirinden ayırdedilmelidir.
Bugün hiçbir komünistin, Marx’ın ölümsüz eseri olan Kapital’de burjuva toplumunun genel hareket yasalarını analiz ettiğinden kuşkusu yoktur. Aynı şey Lenin’in “Ne Yapmalı? ”sı için de geçerlidir. Lenin bütün komünist hareketlerin toplumsal mücadelede siyaset ve örgüt noktasında karşılaşacağı temel sorunu görmüş ve çözüme bağlamıştır. Zaten sorunun Rusya’da doğru bir biçimde, kendi özellikleri temelinde ortaya konulması ve çözüme bağlanması için, Lenin’in sorunun genel yanını doğru bir şekilde ele alması ve çözümlemesi zorunluydu. Lenin, sorunun kapitalist toplumda ortaya çıkışı ve çözülüşünü doğru ele almadan, Rusya’da soruna doğru yaklaşamazdı. Çünkü diyalektik özel durumların, genel durumların ortaya çıkış biçimleri olduğunu öğretir. Onun için Lenin’in eserindeki bu iki yan sürekli akılda tutulmalıdır.
Peki bugün ML parti teorisinin hiçbir sorunu yok mudur? Elbette vardır. Ve bu sorunlar, kapitalist toplumun gelişme koşullarından kaynaklanmaktadır.
Komünist bilincin, burjuva bilincin bir biçimi olan “yığınların kendiliğinden bilinci” karşısındaki tutumunu doğru kavrayabilmek için, kısaca bilincin genel hareketini ve toplumsal hareket içerisinde görünüş biçimlerini incelemek gerekir.
I-Tarih ve Bilinç
Madde ile bilinç arasındaki doğru ilişkilendirmeyi genel biçimiyle Feurbach yapmıştır. Ancak Feurbach, temel sorunu doğru koymakla birlikte, bu ilişkinin, hareketin en yüksek biçimlerinde ortaya çıkış biçimlerini görememiştir. Yani maddeyi salt kendin bir şey olarak ele alarak, ondaki içkin yönü yani onun hareketini gözardı etmiştir. Maddeyi salt kendinde bir şekilde sezgisel olarak kavraması, ve bu aşamada takılıp kalması, Feurbach materyalizminin eksikliğidir.
Marx, Feurbach’ın “sezgisel materyalizmi”ni eleştirirken “... bunları gelişmeye elverişli tohumlardan başka bir şey olarak görmüyoruz”(1) (abç) diye yazmaktadır. (1-)
Düşüncenin çeşitli düzey ya da basamakları vardır. Tarihte çeşitli felsefi akımlar, düşüncenin bu düzey ya da basamaklarının bir yanını ortaya çıkarmışlar ve çağına göre, o ya da bu yanını kendi felsefi akımlarının temeli yapmışlardır. Hareketin en yüksek biçimlerinin ortaya çıkması, basit biçimlerin yokolmasına yol açmaz. Sadece yüksek biçim, hareketin basit biçimlerini kendi genel sistemi içerisinde bir yere oturtur.
Hareketin bütün basamakları arasında bir ilişki kurarak, onları bir tek sistem içerisinde bir araya getiren ve bunu idealist bir şekilde yapan Hegel’dir. Hegel’de düşüncenin en yüksek düzeyi Kavram’dır. Düşünce, maddenin hareketlerini ve çeşitli süreçlerini analiz edebilmesi için, Kavram düzeyinde ve bu düzeye tekabül eden düşünce hareketlerini ya da biçimlerini kullanmalıdır.
Fazla detaya inmeden, düşüncenin kendi içerisinde üç genel basamağını sıralarsak eğer, bunlar Algı, Sezgi ve Kavram düzeyleridir. Düşüncenin bu üç basamağı kendi içerisinde aslında tek bir sistem oluştururlar.
Marx, Feurbach’ın felsefi sisteminin Algı ile Kavram düzeyleri arasında kalan Sezgi aşamasına tekabül ettiğini şöyle belirtir:
Feurbach ”... ikili bir görüş tarzına sığınmak zorunda kalır yalnızca “besbelli olanı” algılayan dünyevi bir görüş tarzı ile, ”şeylerin gerçek özü”nü algılayan daha yüksek bir görüş tarzı arasında salınır. ”(2)
Feurbach, hareketin en genel biçiminden onun özel bir durumuna geçişte aynı düşünce formlarını sürdürmeye devam eder. Halbuki hareket kendi özel durumuna bürünürken ayrıca bu özel duruma ait ayrı bir iç ilişkiler sistemine de sahip olmaya başlar. Sezgisel (diyalektik olmayan) materyalizminden dolayı, Feurbach bu geçişi yapamaz. Marx şöyle yazar:
“Feurbach’ta duyumsal dünya “kavramı” bir yandan bu dünyanın basit bir sezgisiyle öte yandan da basit bir algısıyla sınırlı kalır, ”gerçekte tarihsel insan” diyeceğine “insan” der. ”(3)
Marx, materyalizmin diyalektik karakterini ortaya sererken, böylece, bu sistemin insan tarihi alanına uygulanması için gerekli elemanlara da sahip olmuştur. Çünkü insan tarihi alanında diyalektik materyalizm, kendine ait özel hareket yasalarına sahiptir.
Feurbach, madde ile bilinç arasındaki ilişkinin, insan tarihinde nasıl bir biçim aldığını araştırmamış ve hatta bundan uzak durmuştur. Marx bu nokta da şöyle yazar:
“Feurbach materyalist olduğu zaman tarihten uzak duruyor ve tarihi hesaba kattığı zaman da materyalist olmaktan çıkıyor. Feurbach’ta tarih ve materyalizm birbirinden tamamen ayrı şeylerdir... ”(4)(2-)
Marx’ın Feurbach’ı hangi noktalarda aştığını ve bunun aldığı biçimleri belirtmeden, sadece Marx’ın Feurbach’ı aşıp kendi felsefesine ulaştığını belirtmek bir totolojidir.
Marx Feurbach’ın materyalizmine en büyük darbeyi, onun materyalizminin toplum alanındaki yetersizliğini açığa çıkarmakla vurmuştur. Çünkü bu sorunun aşılması, yani madde ile bilinç arasındaki ilişkinin insan toplumunda ortaya çıkış biçimlerinin belirlenmesi, kapitalist toplumun devrimci eleştirisi için zorunluydu.
Marx, ”Feurbach Üzerine Tezler”in ilk tezinde şöyle yazar:
“Şimdiye kadarki tüm materyalizmin---Feurbach’ınki dahil---başlıca kusuru, nesnenin, gerçekliğin, duyumluluğun, duyumsal insan faaliyeti, pratik (Praxis) olarak değil, öznel olarak değil; yalnızca nesne (Object) ya da sezgi biçiminde kavranmasıdır. Etkin yönün, materyalizmin tersine, idealizm tarafından---ama yalnızca soyut olarak, çünkü idealizm gerçek duyumsal faaliyeti bu biçimiyle doğal olarak tanımaz---geliştirilmiş olmasının nedeni de budur. Feurbach, duyumsal nesneler, düşünsel nesnelerden gerçekten ayrı nesneler ister; ama insan faaliyetinin kendisini nesnel faaliyet olarak tanımaz. ” (5)
Marx, bu pasajda, Feurbach ve diğerlerinin en büyük kusurunun, insan pratiğinin nesnel karakterini kavrayamama olduğunu belirtmiştir. Marx, insan pratiğinin çeşitli biçimlerini birbirinden ayırdetmiştir. Tezler’in ilkinde, insan pratiğinin nesnel karakterine vurgu varken, sonuncu tezde, insan pratiğinin öznel karakterine vurgu yapmıştır:
“Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, oysa, sorun onu değiştirmektir. ”(6)
Marx’ın Tezler’inin ana konusu insan pratiğinin çeşitli biçimlerinin (nesnel ve öznel) birbirinden ayırdedilmesidir. Marx bu ayrımı yaparken aynı zamanda “Toplumsal Varlık” ile “Toplumsal Bilinç” arasındaki ayrımı ve ilişkiyi de ortaya koymuştur. Feuerbach, insan pratiğinin çeşitli biçimlerini görememiştir. Çünkü bu pratikler, toplumun çeşitli alanlara bölünmesinin sonucu olarak oluştuklarından dolayı, önce toplumun yapısal süreçlerinin analiz edilmesi gerekirdi. Sezgisel materyalizm aşamasında kalan Feuerbach, materyalizmin bu biçimi ile tarih alanına geçemediğinden dolayı, insan pratiğinin, toplumun genel süreçleri içerisindeki yansıma biçimlerine de ulaşamamıştır.(3-)
Marx, Feurbach’ın temel tezini yani düşüncenin varlıktan sonra geldiği ve onun yansıması olduğu tezini kendi felsefesinde korumuştur. Yalnızca bu doğru ilişkilendirmeyi tarih alanında doğru kurarak, Feuerbach’ın yapamadığını yapmıştır.
Bilincin tarih sahnesinde ortaya çıkması, insanın tarihsel oluşumu ile olur. Doğa tarihinin belirli bir aşamasında, tarihsel olarak insanın oluşmasıyla, bilinç maddeden ayrılır. Doğa ile insan arasındaki çelişki, madde ile bilinç arasındaki karşıtlığın ya da çelişkinin varoluş biçimidir.
Toplumsal gelişimin belirli bir aşamasında da, toplumsal varlık ile toplumsal bilinç arasında bir ayrım ya da işbölümü oluşur. Bu ayrım tarihsel bir karaktere sahip olup, “toplumun çeşitli alanlara” bölünmesine yolaçmıştır: Emek alanı, siyaset alanı, sanat alanı vs. Marx “işbölümü, ancak maddi ve zihinsel bir işbölümü meydana geldiği andan itibaren gerçekten işbölümü halini alır. ”(7) diye yazmaktadır. Yani toplumsal düşüncenin ürünü olan alanlarla bunun ürünü olmayan alanlar arasında bir işbölümünün oluşmasıyla gerçek anlamda bir işbölümü oluşur.
Peki toplumsal yapının böyle çeşitli alanlara bölünmesi nasıl oluşur?
Toplumda çeşitli alanların ortaya çıkarak, aralarında belirli bir işbölümünün oluşmasına, toplumun ekonomik ilişkilerinde işbölümünün ortaya çıkarak, çeşitli sınıfların oluşması neden olmuştur. Böylece meta üretimi üzerinde toplum kendi içerisinde, komünizme kadar sürecek olan bir genel işbölümü oluşturmuştur. Bir toplumun üretici güçlerinin tarihsel düzeyi en iyi biçimde, işbölümünün karakterinden anlaşılır. Çünkü her mülkiyet biçimine özgü çeşitli işbölümleri tekabül eder. İşbölümünün mevcut karakteri, toplumsal üretimin ve bölüşümün de karakterini belirler. Marx bu durumu şöyle belirtir:
“Bir ulusun üretici güçlerinin ulaştıkları gelişme düzeyi, en açık şekilde, işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşılır (... )İşbölümünün gelişmesinin çeşitli aşamaları, bir o kadar farklı mülkiyet biçimlerini temsil eder;bir başka deyişle, işbölümünün her yeni aşaması, çalışmanın konusu, aletleri ve ürünleri bakımından kendi aralarındaki ilişkileri de belirler. ” (8)
Kapitalizmin en son biçimindeki temel işbölümünün anlaşılması, komünist bilincin tarihsel eğilimlerinin kavranılması için zorunludur. Eğer kaba hatalara düşülmek istenmiyorsa, komünist bilincin koşullandığı tarihsel zemin iyi kavranmalıdır. Çünkü komünist bilinç eğilimlerini kapitalizmin bağrında gelişen toplumsal varlığına borçludur. Bu toplumsal varlığın tarihsel olarak neye benzediğini ortaya çıkarmadan, komünist bilinç üzerine söylenenler hep süpekülatif olacaktır.
Az ileride komünist bilincin, burjuva bilinç biçimleri karşısındaki tutumunun belirlenmesinde yapılan hataların kaynağının, kapitalizmin tarihsel örgütleniş biçimlerinin kavranamamasında yattığını ve bunun da komünist toplumun teorik analizini zorlaştırdığını ya da imkansız kıldığını göstereceğiz.
Bir toplumsal sınıfın bilinci ancak çeşitli biçimler aracılığıyla varolabilir. Bu biçimler siyaset, örgüt, ideoloji, sanat, hukuk vs. dir. Komünizmin maddi altyapısının daha oluşmadığı bir tarihsel süreçte, komünist bilinç ideolojik, siyasal ve örgütsel olarak toplumda küçük bir azınlık olarak varolur.
Komünist bilincin, burjuva bilinç karşısında bağımsızlığını koruyabilmesi için her tarihsel dönemde ideolojik, siyasal ve örgütsel görevlerini doğru belirlemek zorundadır. Çünkü komünist bilinç bu üçünün toplamıdır.
II-Kapitalizm ve Komünist Bilinç
İşçi sınıfına komünist siyasal bilincin dışarıdan götürülmesi gerektiği düşüncesi Lenin’e ait değildir. Zaten Lenin bunu “Ne Yapmalı? ” adlı eserinde belirtmiştir. Bu görüşün temelleri Marx ile Engels’te olmak ile birlikte, Lenin sorunun tam formülasyonunu kendinden önceki marksistlerden almıştır. Peki Lenin’de yeni olan nedir? Lenin’in meziyeti, ideolojik düzlemde öncekiler tarafından doğru konulan ve çözülen sorunun, siyaset ve örgüt noktalarında ortaya çıkış biçimlerini ve bu biçimlerin temel özelliklerini vede bunun Rus toplumunun özellikleri içerisinde ortaya çıkış biçimlerini bulup ortaya çıkarmış olmasıdır. Lenin komünist partinin ideolojik temel ilkelerini, siyaset ve örgüt noktasındaki ilkelerle doğru bir şekilde bütünleştirip, bunlar arasında sistemli bir ilişki kurmuştur. Lenin’in partinin siyasal ve örgütsel ilkelerini doğru koyabilmesi için önce onun ideolojik (ki son tahlilde siyasal ve örgütsel sorunların ele alınması da ideolojiktir) düzeyde doğru ele alması gerekmekteydi ki, Lenin kitabında önce bu sorunu çözümlemiş ve sonra da siyasi ve örgütsel sorunlara geçmiştir.
Lenin, kitabında nasıl komünist ideoloji işçi sınıfının dışında doğmuşsa, onun siyaseti ve örgütünün de nasıl işçi sınıfının dışında doğup geliştiğini göstermiş;ve ekonomistlerin nasıl bunu her seferinde çarpıtıp, binbir çeşit altında “komünist” siyaset ve örgüt adına, sınıf içerisindeki burjuva siyaset ve örgütlenme yöntemlerini, komünist siyaset ve örgüt alanına sızdırdıklarını ve böylece işçi sınıfı hareketini nasıl liberal burjuvazinin kuyruğuna taktığını göstermiştir. Lenin, komünizmin ideolojik, siyasal ve örgüt alanına “sızan” burjuvaları bu alanda kovarak, tekrar hareketi hakkettiği yere getirmiştir. Zaten kendisi daha sonraları, ekonomistler tarafından bozulanın düzeltildiğini belirtmiştir.
Lenin, komünist bilincin işçi sınıfının dışında doğup geliştiğini kabul etmekle, aynı zamanda komünist örgütün de, sınıf dışında doğup geliştiğini de kabul etmiştir. (4-)
Komünist bilinç ile kendiliğinden bilinç arasındaki ilişkiye ve bu noktadaki yanlış teorilere geçmeden önce, toplumsal varlık alanında sorunun nasıl ortaya çıktığına değinmek gerekir.
Modern burjuva toplumunun bağrında hangi işbölümünün ortadan kalkmasıyla, sınıfsal farkların ortadan kalkacağı sorunu büyük önem arzeder. Çünkü sınıflar ve meta üretimi, toplumsal işbölümünün varlığından kaynaklanır.
Bir toplumsal işbölümünün ortadan kalkması demek, işbölümünü oluşturan iki temel işkolundan birinin tamamen diğerine dönüşmesi demektir. Buradaki hareket, maddenin biçim değiştirmesinden başka bir şey değildir. Peki modern burjuva toplumda bu hangi somut biçimler içerisinde ortaya çıkmaktadır?
Kapitalizmin son biçiminin gelişmesiyle birlikte, bağrında komünizmin üretici güçleri kapitalizmin üretici güçlerine eklemlenmiş bir şekilde gelişirken, bu gelişim bir toplumsal işbölümü oluşturacak biçimde oluşmaktadır. Yani karşıtlar, belirli bir tarihsel dilimde varolabilmeleri ve toplumsal fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için, birbirlerine muhtaç bir şekilde ortaya çıkarlar.
Komünizmin üretici güçleri, kapitalizmin bağrında gelişirken, bu gelişimin büründüğü somut işbölümü, Bilim ile Sanayi arasındaki işbölümüdür.
Kapitalist üretimin anarşik karakteri, emek aletini sürekli geliştirirken, bunu Bilim alanını sürekli geliştirerek yapar. Ama öyle bir tarihsel an gelir ki, kapitalizmin gelişmesi için dev miktarlarda sermaye akıttığı ve geliştirdiği bu alan, sermaye tarafından sınırlanmak istenir. Ama sınırlanmak istenen aynı zamanda, toplumda tarihsel olarak oluşan yeni birey ve onun maddi ve manevi eğilimleridir de. Bilimin yüksek derecede örgütlenmesi ve tamamen bilim insanlarında oluşan bir üretimin maddi temelinin oluşmasıyla birlikte komünizmin toplumsal temeli de oluşmaya başlayacaktır.
Yüksek bir emek üretkenliği temelinde oluşacak olan bu komünst insan, kendisini toplumun bütün alanlarında yetiştirebilecek bir tarihsel imkana da kavuşacaktır. Bu yüksek emek üretkenliği üzerinde bu tek sınıfın oluşmasıyla birlikte, toplumda daha önceden oluşmuş uzmanlaşma ya da toplumsal alanlar yok olacaktır.
Sosyalizmde, daha geçmiş toplumun kalıntıları olduğu ve buna karşı savaşımın devam ettiği dönemde, emek alanı ile siyaset alanı içiçe geçecektir. Yani sosyalist insan hem toplumsal üretime katılacak hem de aktif olarak siyasi ve örgütsel çalışmalara katılacaktır. Yani devletin daha önceki uzmanlık biçimi yerini ekonomik, siyasi ve askeri görevlerini yerine getiren insan topluluğuna bırakacaktır. Eski toplumun kalıntılarının yokolması ve böylece eski topluma karşı mücadelenin gereksizleşmesiyle birlikte, bazı toplumsal alanlar da (siyaset ve askeri gibi) yavaş yavaş ortadan kalkacaktır.
Böyle bir toplum oluşmadan ve komünist kültür bütün toplumu kapsamadan (bu daha önce belirtilen emek temelinde olanaklıdır) komünist ideoloji ve siyaset, toplumun bağrında bir avuç insanın profesyonel faaliyeti olmak zorundadır.
Komünist hareketin en büyük özelliği, kapitalizme karşı bir tek ve bütünlüklü bir ideolojik ve siyasi hareket yaratabilmesidir. Ama komünist hareket bu tarihsel yeteneğini nereden alır? Bu soruya doğru bir cevap vermek zaruridir. Çünkü aksi taktirde, biraz sonra da değineceğimiz gibi, bazı küçük-burjuva ve liberal oportünist görüşlerin temel hatalarını ortaya seremeyiz.
Burjuvazinin bir çok ideolojik ve siyasi fraksiyona bölünmesinin altında hiç kuşkusuz bu toplumun maddi temeli yatar. Toplumsal işbölümünün ve meta üretiminin olduğu kapitalist toplumda, bir çok kapitalist grup ve sınıfın bulunması, bu toplumun tarihsel zorunluluğundan kaynaklanır. Üretimin anarşik karakteri, yani birbirinden bağımsız bir şekilde üretim yapan üreticiler arasındaki rekabet, siyasal alanda çeşitli burjuva akımlar arasındaki siyasi rekabete dönüşmek zorundadır. Bu durum bu toplumun tarihsel yapısı içerisinde bizzat önvarsayılmıştır. Zaten burjuva sınıflar arasındaki bu rekabet ve komünist hareketin de bu bütünlüklü siyaseti olmazsa (ki bunlar belirli bir tarihsel ekonomik eğilimin sonucudur) komünist hareket asla siyasi iktidarı ele geçiremez.
O halde komünist hareketin tek ve bölünmez siyaseti nereden kaynaklanır?
Bir çok komünist grup ya da akım, bu soruya hemen işçi sınıfının kapitalist toplumdaki tarihsel konumunu göstererek, onun kapitalist üretim ilişkileri tarafından sürekli yeniden üretildiğini, geliştirildiğini ve disiplene edildiğini belirtecektir. Bütün bunlar doğru olmasına karşın, bu soruya verilmiş doğru bir cevap değildir. Çünkü işçi sınıfı içerisinde de değişik katmanlar vardır ve bu temelde hareket edersek eğer bir çok komünist parti ve siyasetin olabileceğini kabul etmemiz gerekir. Eğer bu mantığı tarihsel sonuçlarına kadar götürürsek, proleter kategorisini de komünizme kadar genişletmiş oluruz. Bu aynı zamanda komünist ideoloji ve siyasetin, işçi sınıfı içerisinde doğabileceği görüşüne de açık kapı bırakır. Halbu ki komünizmin tarihsel düzeyi değişik bir emekçiyi, emek aletini, üretim ve bölüşüm ilişkilerini gerektirir. Yani komünizmde kapitalizmin bütün kategorileri tasfiye edilir. Buna proleter de dahildir.
Komünist örgütlenme, komünist üretimin tarihsel özelliklerini yansıtır. Onun siyasetinin tek ve bölünmez karakteri, bizzat komünist emeğin örgütlenme biçiminden kaynaklanır.
Kapitalizmden farklı olarak komünizmde, tarihin tanımış olduğu en son işbölümünün ortadan kalkması, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Toplumsal işbölümünün ortadan kalkışı beraberinde işbölümünden kaynaklanan meta üretimini de ortadan kaldırır. Bu durum toplum için üretilen ürünlerin kullanım-değeri biçiminde varolmasına neden olur. Çünkü ürünün değişim-değeri özelliği, işbölümünün ortadan kalkmasıyla ortadan kalkmıştır.
Emeğin somut biçimlerinin ortadan kalkmasıyla birlikte, toplumsal işbölümünün de ortadan kalkması ve böylece toplumun çeşitli bölümlerinin emeğinin bir tek genel (komünist) emeğin nicel oranları olarak ortaya çıkması vede böylece emeğin çeşitli biçimlerinin birbirlerinin karşısına çıkmasından ziyade, bir emeğin parçaları olarak ortaya çıkması, komünist hareketin çeşitli grup ve akımlara bölünmesini engeller. Bu anlaşılmadığı müddetçe, komünist hareket saflarına bir çok fraksiyon fikri sokma anlayışı ya da komünist hareketi liberal biçime sokma anlayışı kendisini sürekli varedecektir. Komünizmin tek ve bölünmez siyaseti, komünist hareketin parti biçimi ve sonrası için geçerlidir.
Komünizm ile proletarya arasındaki ilişki o halde nasıl bir ilişkidir? ---sorusu hemen akla gelmektedir. Bu sorunun cevabını tarihsel materyalizmde bulabiliriz. Bu ilişki hakkında doğru bir yargıya sahip olabilmek için, bu tür ilişkilerin daha değişik bir biçimde ortaya çıktığı ve tarihsel sonuçlarına kadar varmış geçmiş tarihsel örnekleri incelemek gerekir.
Komünizm ile proletarya arasındaki ilişkinin bir benzeri, elbette ki kendi tarihsel özellikleri içerisinde, burjuvazi ile köylülük arasında yaşanmıştır.
Tarihsel bir çerçeve içerisinde incelediğimiz zaman, köylülük feodalizmin bir sınıfı ve bu sisteme ait bir kategoridir. Burjuvazi ise, feodalizmden sonra gelen toplumsal üretimin temsilcisidir. Ama işin ilginç yanı, burjuva devriminin en köklüleri sürekli bir köylü ayaklanması biçiminde cereyan etmiştir. Örneğin tarihte en büyük burjuva-demokratik devrim olma özelliğine sahip olan Fransız devrimi buna en iyi örnektir. 1789’da başlayan devrim, bir kaç ara aşamadan geçtikten sonra 1793’te, burjuvazinin en radikal kanadı olan Jakobenlerin iktidarı ele geçirdiği dönemde, köylü kitleleriyle bütünleşmenin de doruk noktasını oluşturmuştur. Burjuvazinin en radikal siyasi hareketi, köylü kitlelerinin temel istemlerinin gerçekleştiği ve eylemlerinin olağanüstü bir tarihsel derinlik kazandığı bir hareket olmuştur.
Gelecek burjuva toplumunun eğilimini temsil eden burjuvazi ile geçmiş toplumun sömürülen temel sınıfı arasındaki bu tarihsel birlik tesadüf müdür?
Tarihsel tecrübe bunun tesadüf olmadığını, burjuvazinin toplumsal temelini genişletebilmesi için, köylülüğün de kurtulabilmesi için, ikisinin birliğinin zorunluluğunu göstermektedir. Burjuvazi köylülükte, feodalizmi devirecek toplumsal gücü görmüştür. Ama asla onda entellektüel ve siyasi bir bilinç yaratacak olanağı görmemiştir. Köylülüğün, feodal üretim ilişkilerinin parçalanıp, kendisini özgürleştirmesi isteği ile burjuvazinin toplumsal konumunu genişletme isteği, bu iki sınıfın tarihsel birliğini gerektirmiştir. Burjuvazi ile köylülük ayrı tarihsel eğilimlerin sınıfları olarak biraraya gelmişlerdir. Ama burada köylülük, sürekli olarak burjuva dünya görüşünün ve hareketinin etkisi altına girmiştir. O burjuva harekete katılırken, aynı zamanda burjuva siyasal bilincin etkisi altına girmiştir. Köylülük burjuva savaşıma katılırken, aslında köylü konumundan kurtulmak için bunu yapıyordu. Daha sonra burjuvazinin toplumsal egemenliği altında proleter haline geldi. Bu elbette ki tarihte ileriye doğru dev bir adımdı.
Zaten burjuva bilinç köylülüğün içerisinde çıkmamıştır. Onun dışında ve özellikle aristokrasi içerisinde çıkmış ve gelişmiştir. Aydınlanma döneminin bütün filozofları olsun, Fransız burjuva devrimindeki liderler olsun, hemen hemen hiçbiri köylü kökenli değildir. Burjuva ve aristokrat aydınlar tarafından oluşturulan burjuva bilinç, zamanla köylü kitlelerini sarmaya başlayarak onları burjuva hareketin içerisine çekmiştir. Burjuvazi siyasal bilinç olarak asla köylülüğün düzeyine inmemiştir. Tam tersine onları burjuva bilinç seviyesine yükselterek, köylülerde burjuva bağımsızlık ve dünya görüşünün gelişmesi için çaba sarfetmiştir.
Aynı tarihsel ilişki, kendi tarihsel özellikleri içerisinde komünizm ile proletarya için de geçerlidir. Kapitalizm ile birlikte proletaryanın ortaya çıkması ve ağır baskı ve sömürü koşullarına maruz kalması, onda kurtuluş ve bağımsızlık isteğine yolaçar. Onun komünizme eğilim göstermesi, tarihsel koşullar tarafından belirlenmiştir. Kapitalizmin bağrında ortaya çıkan nesnel güçler ve bunların zorunlu eğilimi, komünist duygu ve düşünceleri sınıfın çeşitli katları arasında yayar.
Komünizm, kapitalist toplumda proletaryada toplumsal maddi bir güç görür. Ama asla onda, bilimsel komünizmin teorisini hazırlayacak ve onun siyasal örgütünü yaratacak bir güç görmez. Komünist hareket saflarına katılan işçiler de zaten, tarihsel olarak kendi maddi ve manevi proleter konumlarını terkederek katılırlar ya da en azından hareket böyle bir eğilim gösterir. Zaten komünist hareket bütün proleteryayı kapsamaz/kapsayamaz. Onun içerisinde küçük bir azınlık aracılığıyla proletaryaya önderlik eder. Lenin komünist örgütte aydınlar ile işçiler arasındaki her türlü ayrımın ortadan kalkması gerektiğini belirtmiştir:
“... devrimciler örgütü, herşeyden önce ve esas olarak devrimci eylemi meslek edinmiş kişilerden oluşmalıdır(işte bunun için, devrimciler örgütünden sözederken, devrimci sosyal-demokratları kastetmekteyim). Böyle bir örgütün üyelerinin bu ortak özelliği karşısında, işçilerle aydınlar arasındaki, ve hele ayrı ayrı meslekler arasındaki her türlü ayrım kesin olarak silinmelidir. Besbelli ki, bu örgüt, pek geniş tutulmamalı ve olabildiğince gizli olmalıdır. ” (9)
Bundan şu sonuç çıkar : Komünist aydın insan, komünizmin tarihsel eğiliminden, proletarya kapitalizmin tarihsel eğiliminden kaynaklanır. Onun için, komünist ile proletarya kavramları, ayrı tarihsel eğilimlere sahip olduğu için hem birbirlerini iterler (bu itme proletaryanın burjuva bilinç çerçevesinde kalması halinde olur); hem de birbirlerini çekerler. (Bu sonun cu durum ancak proletaryanın komünist siyaset ve dünya görüşü içerisine çekildiği zaman olur. )
Komünist hareket işçi sınıfına giderken, ki bu hiçbir zaman bütün sınıfı kapsayacak şekilde olmaz, onları burjuva bilinç ile kaplı bulur. Onun görevi onları bu burjuva bilinçten kurtararak, komünist savaşım ve dünya görüşü içerisine sokmaktır. Nasıl ki bir insan sürekli belirli bir bilinç biçimi içerisinde varolabiliyorsa yani onun bilinci onun varoluş biçimiyse, aynı şekilde proletarya da kapitalist toplumda, çeşitli burjuva bilinç biçimleri içerisinde varolur. Bilinçten bağımsız nasıl hiçbir insan olmazsa, toplumsal olarak, hiçbir bilinç sahibi olmayan bir proleter de yoktur.
Tarih işçi sınıfının kendi toplumsal koşulları ile komünist bir ideoloji ve siyaset oluşturamadığını göstermiştir. Kapitalizmin tarihinde, komünist ideoloji, siyaset ve örgüt, işçi sınıfının dışında ve ondan bağımsız olarak oluşmuştur.
Geniş bir tarihsel perspektifte baktığımız zaman, komünist hareketin işçi sınıfına gidişi biçimseldir. Çünkü aslında içerik olarak, komünist siyaset ve dünya görüşü içerisine sokulan ve bu çizgiye gelen işçi sınıfıdır. Komünist hareketin işçi sınıfına gidişi geriye değil ileriye doğru bir harekettir. Komünistler, işçi sınıfının tarihsel hareketinin somut biçimlerini doğru olarak analiz ettikten sonra, işçi hareketini bu tarihsel sınıra çekmek için çaba sarfetmelidirler.
İşçi sınıfının kendiliğinden bilinci, burjuva bilincin sadece bir biçimidir. Bu sürekli akılda tutulmalı ve böyle ele alınmalıdır. Bu böyle ele alındıktan sonra, bu burjuva bilinç ile komünist bilincin birbirlerini sürekli ittiği ve savaşım halinde olduğu zaten kendiliğinden anlaşılır. Onun için komünist bilincin görevi, burjuva bilincin bir biçimi olan bu bilince karşı bütün alanlarda savaşım vermek ve onu yoketmektir.
Unutulmamalıdır ki, bilinçli komünist hareket, kendiliğinden hareket olduğu için vardır. Komünist öncüleri ortaya çkaran kendiliğinden harekettir. Bu kendiliğinden hareket ise, komünizmin değil kapitalizmin tarihsel eğilimine bağlı ve onun nesnel temelleri üzerinde sürekli varolmaktadır. Komünistler kendiliğinden hareketlerin sınırlarını sürekli bir şekilde daraltmalıdırlar. Komünist hareket ne kadar çok düzenli ve komünist örgütlü bir biçim alırsa o kadar çok tarihsel bir ilerleme sağlanacaktır. Kendiliğinden hareketin herhangi bir yerde güçlü varlığı, orada komünist öncünün aslında zayıf olduğu ve komünist öncülere acil ihtiyaç olduğu anlamına gelir.
Komünist işçi hareketi, kendiliğinden işçi hareketinin içinden doğup gelişmez. Onun dışında ve onun ile savaşım halinde doğup gelişir. Bilinçli komünist savaşımın kendiliğindenliğe karşı savaşımı çoğu zaman yumuşatılmaktadır. Bilinçli komünist hareketin ancak kendiliğindenliğe karşı savaştığı ölçüde varolabileceği gözardı edilmektedir. Bunun temel nedeni, komünist öncünün kendi bilinç yetersizliğini saklayarak, kendini geliştireceği yerde, sınıfın “kendinde durumunda” medet ummasıdır.
Lenin, işçi sınıfının kendiliğindenliğinin, burjuva bilincin bir biçimi olduğunu şöyle belirtir:
“... işçi sınıfı hareketinin kendiliğindenliğinin her türlü putlaştırılmasının, “biliçli unsurunun” sosyal-demokrasinin her türlü küçümsenmesinin, bunu küçümseyenin onu isteyerek yapıp yapmasından tamamen bağımsız olarak, işçiler üzerinde burjuva ideolojisinin etkisini güçlendirmek anlamını taşıdığını göstermektedir. ” (10)
Devrimci hareket saflarında bugün, sınıfın kendiliğinden hareketine gerek açık gerek gizli bir şekilde büyük bir sempati vardır. Sanki bu hareketin “zamanla” öncü ile bir yerde birleşerek devrimci hareketi ileriye doğru fırlatacağı kanısı yaygındır. Halbuki bu anlayış burjuvaziye verilmiş bir ödündür. Çünkü komünist hareketin geleceği “burjuva olanaklar” üzerine oturtulmaktadır. Lenin kendiliğindenlik ile birleşmeden ziyade ona karşı savaşılması gerektiğini belirtmiştir. Lenin Alman komünist hareketinin deneyimine dayanarak şöyle yazmaktadır:
“Kendiliğindenliğe karşı amansız bir savaşım gerekiyordu, ve ancak bir çok yılları kapsayan böyle bir savaşımdan sonradır ki, örneğin Berlin’in çalışan halkını, ilerlemeci bir partinin dayanağı olmaktan çıkarıp sosyal-demokrasinin en sağlam kalelerinden biri haline getirmek olanaklı olabilmiştir. ”(11)
Bir ülkede işçi sınıfı hareketi ne kadar yagın bir şekilde kendiliğinden gelişirse ve bunun kapsamı ne kadar geniş olursa, o ülkede komünist öncüler o kadar YETENEKSİZ ve BECERİKSİZ demektir. Çünkü öncülük etmek istedikleri yığınların ilkel burjuva hareketi, ”öncü” denilen ve yığınlardan “ileri” denilen unsurları yerle bir etmiş demektir. Eğer kendiliğinden hareket çok yaygınsa o zaman komünistlerin olağanüstü derecede çok teorik, siyasal ve örgütsel görevleri var demektir:
“... yığınların kendiliğindenliğinin biz sosyal-demokratlardan yüksek derecede bir bilinç gerektirdiğini anlayamamış olduğu sonucuna varmış bulunuyoruz. Yığınların kendiliğinden kabarışı, ne kadar büyük ve hareket de ne kadar yaygın olursa, sosyal-demokrasinin teorik, siyasal ve örgütsel çalışması için daha yüksek bir bilinç göstermesi gereği de o ölçüde artar. ”(12)
Lenin işçi sınıfının mesleki örgütler kurarak, sermayeye karşı direnişini “tohum halinde” bir bilinçlenme olarak görür. Bu mücadele biçimi işçi sınıfının lüdist bilinç biçimine göre ileri bir adımdır. Ama hareketin genel evrimi içerisinde burjuvadır. Nasıl Feurbach materyalizmi idealizme göre bir ilerlemeydise ama felsefenin genel evrimi içerisinde yine de idealist kalıyorduysa, aynı şekilde işçi sınıfının tradeunioncu siyaseti de eski ilkel biçimine göre ilerici olmasına karşın, genel itibariyle burjuvadır. Lenin “‘kendiliğinden unsur’, özünde, ’tohum halinde’ bir bilinçlenmeden başka bir şey değildir. ” (13) diye yazmaktadır.
İşçi sınıfı hareketi içerisinde en yüksek bilinç biçimini temsil eden komünist bilinç, işçi sınıfının sistem içerisinde kalan düşük bilinç biçimlerini tamamen dışlamaz. O, kendiliğinden hareketin temel bir yere koyduğu bu biçimleri kaldırarak, onun komünist örgüt ile ilişkisini temel olmayan bir biçimde düzenleyerek, ona hareket içierisinde hakkettiği yeri sadece verir. Onun durumunu ne abartır ne de olduğundan daha fazla düşürür. Plehanov, mantığın en yüksek biçimi olan diyalektiğin, formel mantığı ortadan kaldırmadığını, ama ona kendi sistemi içerisinde sadece hakkettiği yeri verdiğini şöyle belirtir:
“... diyalektik, formel mantığı ortadan kaldırmaz, yalnızca metafizikçilerin onun konumlarına verdikleri mutlak değeri kaldırır. ”(14)
Zaten Lenin, sendikal bilinci kaldırıp bir kenara atmamıştır. Sadece ekonomistlerin bu bilince temel bir yer sağlamalarını eleştirmiş ve onu komünist siyasal hareketin yerine koyma çabalarına set çekmiştir. Lenin, R. Mysıl gibilerinin bunu temel yapma eğilimlerini şöyle belirtir:
“... sendikal savaşımı genelleştirmek için ilk hareketi sağladıktan ve böylelikle Rus sendikal hareketiyle sosyalizm arasındaki bağı güçlendirdikten sonra, sosyal-demokratlar, aynı zamanda, sendikal çalışmanın sosyal-demokrat çalışmanın bütünü içerisinde ne çok dar, ne çok geniş bir yer almasını sağlayacaklardır. (abç) Başka kentlerdeki örgütlerle bağı kopmuş olan bir yerel örgüt, bu ikisi arasındaki doğru oranı tutturmakta çok güçlük çeker ve bazan da bunu yapması olanaksızdır (Raboçaya Mysıl örneği, trade-unionculuk doğrultusunda ne kadar büyük bir abartma içinde bulunabileceğini gösterir. ) Ama marksizm temeline sıkı sıkıya bağlı, siyasal savaşımın tümünü yöneten ve bir profesyonel ajitatörler kadrosuna sahip bulunan ve bütün Rusya’yı kapsayan devrimciler örgütü, doğru orantıları tayin etmekte hiç bir zaman güçlük çekmeyecektir. ”(15)
Daha fazla yorum gerekmez.
Az yukarıda kendiliğindenliğin, burjuva bilincin bir biçimi olduğunu ve bununda çok doğal olarak komünist bilinç ile sürekli bir savaşım halinde olduğunu ve birbirlerini ittiklerini belirttik. Ama oportünizmin en büyük özelliği, birbirlerini taban tabana iten sınıfları, tarihin nesnel hareketine rağmen uzlaştırma eğilimidir. Bu uzlaştırmayı da çok renkli laflar ve marksizm biçimine bürünerek yapmaktadır. Kendiliğindenliği çok ince bir şekilde komünist bilinç içerisine taşıyan ve böylece onu burjuva hareketin bir uzantısı haline getirenlerden biri olan Cemal Hekimoğlu ile başlayalım. (5-)
C. Hekimoğlu “Ne Yapmalı’cılar Kitabı”nda bir hayli iddialı açıklamalarda bulunmaktadır. Aynen şöyle yazmaktadır:
“Bu kitabın uluslararası düzeyde cesur ve yeni nitelenebilecek unsurlar içerdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu unsurların hepsi, bizim ‘Gelenekçi’ mayamızın ürünüdür. ”(16)
İddia bu kadar büyük olunca kendimizi ister istemez bu kitaba çeviriyoruz. Büyük bir gök gürlemesinden sonra şunları okuyoruz:
“Herşeyden önce, kendiliğindenlik ile bilinç öğesi tıpkı nesne-özne ilişkilerinde olduğu gibi birbirlerine göre tarif edilebilir şeylerdir. Zaten konumuz açısından bilinç öğesi ‘özne’, kendiliğindenlik ‘nesne’dir. ”(17)
O da ne! Biz gökyüzünden kovalardan boşanırcasına su beklerken, o büyük gök gürültüsünden sonra bir damla su akıyor. C. Hekimoğlu burada öyle bir teorik gaf yapmıştır ki insan bıyık altından gülmeden edemiyor. İşçi sınıfının kendiliğinden hareketini, bilinçli komünist öncünün “nesne”si olarak ele alabilmesi için, insanın katıksız burjuva olması gerekir. Çünkü bu kendiliğindenlik burjuva bilincin ta kendisidir. Hekimoğlu, kendiliğindenliğin sürecin “nesne”si olduğunu belirtirken “bilinçli özne”nin de onunla “birleşmesi” gerektiğini belirtirken, komünist bilinç ile burjuva bilincin uzlaşmasını açıkça ileri sürmüştür. Peki Hekimoğlu bu hataya niçin düşmüştür? Ya o, insanın bilincinden bağımsız olarak maddi varlığının varolabileceğini sanmıştır. Ama bu imkansızdır. Çünkü insan sürekli bir bilinç biçimi içerisinde varolur. Ya da kendiliğinden sınıfı, burjuva bilincin dışında saymıştır. Ama her ikisi de yanlış ve aynı kapıya çıkar. Hekimoğlu diyalektiği kavramadığı için bu hataya düşmüştür. O eğer, hareketin maddenin varoluş biçimi olduğunu kavrasaydı, böyle saçma sapan şeyler yazmazdı. Madde hareketten ayrı bir şekilde, ”olduğu gibi” varolabilir mi? Elbette ki olamaz. Aynı şekilde bir sınıfın “maddi” varlığı onun bilincinden ayrı olarak varolabilir mi? Elbetteki hayır. Biz “kendiliğindenliğin” burjuva bilincin bir biçimi olduğunu biliyoruz. Lenin de bunu kitabında defalarca belirtmiştir. Hekimoğlu’dan alınan pasajın son cümlesindeki “kendiliğindenlik” kavramının yerine “burjuva bilinç” kavramını koyalım ve cümleyi öyle okuyalım:
“Zaten konumuz açısından bilinç öğesi ‘özne’, burjuva bilinç ‘nesne’ dir. ”
Hepsi bu kadardır. Komünist öznenin “burjuva“ nesnesi! Olağanüstü derecede zekice! Hekimoğlu bilinç ile bilinci karşılaştıracağı yerde, bilinç ile maddeyi karşılaştırmıştır. Halbuki sınıflar mücadelesinde karşı karşıya gelen çeşitli bilinç biçimleridir. Yoksa bilinç ile madde değil. Bu Don Kişot’un yel değirmenine saldırmasına benzemektedir.
İşin ilginç tarafı, Hekimoğlu, kendiliğindenliğin, bilincin bir biçimi olduğunu yani “özne” olduğunu kendisi şöyle belirtir:
“Leninist özne için, kendi dışında gelişen her devrimci dinamiği ‘kendiliğinden’ bir hareket olarak değerlendirme ve onu öznel müdahalenin hedefi olan nesnelliğin bir parçası olarak görmek kaçınılmaz hale geliyor; doğrusu da bu... ”(18)
Komünist öncünün, dışındaki sınıf eğilimini kendiliğindenlik olarak görme, doğru olmasına karşın, Hekimoğlu’nun buna nesne demesi yanlıştır. Bu da “özne”dir ama “burjuva özne”dir.
İnsanın kendi kendini çürütmesi buna derler.
Kendiliğinden bilinç ile komünist bilinç arasındaki ilişkiyi yanlış ele alanlardan ve kendiliğinden bilinci komünist bilinç içerisine taşımayı olağanüstü inceltilmiş bir şekilde yapanlardan birisi de Haluk Yurtsever’dir. “Sınıf ve Parti” adlı kitabında şöyle yazmaktadır:
“Yukarıdan aşağıya örgütlenme ilkesi, sınıf hareketinin kendiliğinden ve alttan gelen birikiminin de partileşme sürecinin önemli bir öğesi (abç) olduğu gerçeğiyle çelişmez. ”(19)
Bizim bildiğimiz kadarıyla, ”partileşme süreci”, komünist bilincin daha geniş bir toplumsal alanda biçimlenme durumudur. Bu biçimlenme ise aksine, burjuva bilinç biçimlerinin tümüne karşı savaşımla ancak olanaklıdır ki Rus devrim tarihi tecrübesi ve aynı şekilde diğerleri de bunu açık şekilde göstermiştir. Lenin ve Bolşevikler ancak kendiliğindenliğin altedilmesi temelinde, Rus işçi hareketinin sağlam bir komünist partiye sahip olacağını belirtmişlerdir. Ve kitabının ana konusu da budur zaten.
Lenin “Ne Yapmalı? ”yı bitirirken Rus komünist hareketini üç tarihsel evreye bölmüş ve üçüncü evrenin zaman dilimini, özelliklerini ve bundan çıkışı da bu evrenin özelliklerinin komünizm tarafından yenilmesine bağlamıştır:
“Üçüncü dönem, gördüğümüz gibi, 1897’de hazırlanmıştı ve 1898’de kesin olarak İkinci Döneme son verdi (1899-? ). Bu, bir, bölünme, dağılma ve yalpalama dönemiydi. (... ) liderlerin siyasal bilinci, kendiliğinden kabarmanın genişliği ve gücü karşısında boyun eğdi;sosyal-demokratlar arasında başka bir tip egemen duruma gelmişti, hemen hemen, yalnızca “legal” marksist tipi. Yığınların kendiliğindenliği, liderlerden daha çok siyasal bilinç istedikçe, bu tip, daha da yetersizleşti. Liderler, yalnızca teori bakımından (“eleştiri özgürlüğü”) ve pratik bakımdan (“ilkellik”) geri kalmakla kalmadılar, geri kalmışlıklarını bir sürü görkemli savlar ileri sürerek haklı göstermeye çalıştılar. ”(20)
Lenin üçüncü dönemi “Ekonomizm”in egemenliği dönemi altında ezilen komünist hareket olarak belirtir ve kendiliğindenliğe karşı mücadeleye Rus komünist hareketinin kadrolarını şöyle davet eder:
“Üçüncü döneme son verin. ”(21) Yani kendiliğindenliği yenin.
Tarihsel olarak birbirlerine karşı savaşım halinde olan eğilimleri bir yerde uzlaştırdığı zaman Yurtsever fena halde yanılmıştır. Yurtsever’in bu alıntısında, ”kendiliğinden yığın hareketi” oluşmadan, komünist öncünün pratiğinin bir işe yaramayacağı anlayışı yatmaktadır. Az aydın bu görüşte değildir. Bu aydınlar kendi yetersizliklerini ve eksikliklerini “sınıfın uyanması”nnda arayacak kadar yeteneksizdirler. Aynı eğilim bir zamanlar Rus işçi hareketinde de ortaya çıkmış ve Lenin onları haklı olarak şöyle eleştirmiştir:
“Değil sonlarında, doksanların ortalarında bile, küçük istemlerin yanında öteki çalışmalar içinde koşullar vardı---liderlerin yeterince eğitilmiş olmaları dışında bütün koşullar vardı. Bizim, ideologların, liderlerin, yeterli eğitimden yoksun olduğumuzu içtenlikle kabul etmek yerine, ekonomistler, bütün suçu, ‘ koşulların bulunmayışına‘, hiçbir ideologun hareketi saptıramayacağı maddi ortamın belirlediği yolun etkilerine yüklemeye çalıştılar. (abç) Bu kendiliğindenlik önünde kölece eğilmek değil de nedir, ‘ideologların‘ kendi kusurlarına sevdalanmaları değil de nedir? ”(22)
Doğru söze ne denir?
Yurtsever’in bu çizgide ilerlemesi ve “kendiliğinde”den bu cesaret alışı, onu sınıf içerisinde komünist bilincin doğabileceği görüşüne götürmüştür. Yani Yurtsever önce bir adım atarak komünist bilinç ile kendiliğindenliği uzlaştırmıştır. Daha sonra da komünist bilinci kendiliğinden bilince kurban etmiştir. Şöyle yazmaktadır:
“Öte yandan, günümüzde teorik bilincin yalnız işçi sınıfı dışında değil içinde de üretilebilmesini giderek daha olanaklı duruma getiren gelişmeler var. Bunların en önemlisi emek sürecindeki gelişmelerdir. Kafa emeği ile kol emeğinin tarihsel bir eğilim olarak birbirlerine yaklaşmaları, teknolojik devrim, hem genel olarak işçi sınıfının bilgi ve entellektüel yeteneklerini yükseltici bir rol oynuyor, hem de kapitalizmin gelişmesiyle birlikte geniş aydın katmanları işçi sınıfının içine çekiliyor. Bugün dünya çapında işçi sınıfı daha aydın bir sınıftır. Tarihsel süreç, bir açığın doldurulması yönünde ilerliyor. İşçi sınıfı genel olarak hem teori üretmeye hem de yönetmeye daha hazır bir duruma geliyor. ”(23)
Yurtsever’in bu tezlerini “çürütmek” için kimden medet umsam acaba? Marx’tan mı, Engels’ten mi, Lenin’den mi? Hayır hayır. Ben idealist Hegel’den medet umacağım. Yurtsever evrimsel olarak, giderek işçi sınıfının “aydınlaşacağı”nı belirtmektedir. Bu durumun da emek sürecindeki gelişmelerden kaynaklandığını belirtmektedir. Yurtsever’e göre, devrimsel bir kopuş olmadan, evrimsel bir şekilde işçi sınıfı içerisinde zamanla komünist bilincin oluşmasının tarihsel koşulları oluşabilecektir. Ama bu durumuyla Yurtsever, idealist Hegel’den bile geriye düşmüştür. İdealizmin bu en büyük filozofu şöyle yazar:
“Fenomenlerin kesintisiz bir şekilde meydana geldiği fikrini temel alan inanışa göre, her meydana gelen şey, zihinde ve özellikle realitede önceden verilmiş durumdadır, ama sırf küçüklüğünden ötürü farkedilemez. Bunun gibi, kesintisiz yok oluşta da gerek yokluğun, gerekse yok olanın yerini alan şeyin önceden verilmiş olmakla birlikte henüz idrak edilemez halde olduklarına inanılır. Burada, verilmişlik, hadlerden birinin diğerinde bizatihen içerilmiş bulunduğu anlamında değil, farkedilmesine imkan olmayan mevcudiyet halinde verilmişlik anlamındadır. Böylece, fenomenlerin meydana gelişi ve yok oluşu diye bir şey kalmamakta ... ve mahiyet veya kavram (conception) farkı sırf nicelik türünden bir dış fark haline gelmektedir. Bir fenomenin meydana gelişini veya yokoluşunu transformasyonun kesintisizliği ile açıklamak yavan bir totolojidir, (abç) çünkü bu meydana geliş ve yok oluş zaten olup bitmiş olarak bulunmaktadır: bu, transformasyonu dış farktan ibaret basit bir değişiklik haline sokmak demektir ve dolayısıyla burada o, bir totolojiden başka bir şey değildir. ”(24)
İlkönce Yurtsever’in ileri sürdüğü tezler felsefi açıdan yanlıştır. Çünkü Yurtsever, diyalektiğin sıçramalı gelişim ilkesini burada terketmiştir.
İkinci olarak da, meta üretimi ve böylece değer yasasının etkisi altında kaldığı sürece, ister nitelikli ister niteliksiz emek olsun, kendi iç dinamizmi ile, komünist bir teori ve siyaset yaratmaktan hep yoksun kalacaktır. Bu noktayı biraz daha fazla açmak gerekir.
Çeşitli ülkelerin toplumsal sınıflarının tarihsel durum ve eğilimleri, üretici güçlerinin mevcut tarihsel düzeyi ve dünya ekonomisinin genel eğilimleri içerisinde tuttukları yer ile belirlenir. Modern emperyalizm ile birlikte, dünya toplumsal sermayesinin oluşmasıyla, sermayenin Kesim I ve Kesim II arasındaki ilişki dünya ölçeğinde ortaya çıkar. Her türlü bilimsel emeği ve keşifi kapsayan Kesim I emperyalist ülkelerde yoğunlaşırken, daha çok elbirliğinin üretim sürecinin öğesi olduğu ve tüketim araçları üretimini kucaklayan Kesim II modern sömürgelerde yoğunlaşır. Bu haliyle, dışarıdan bakıldığı zaman, Yurtsever’in analizinin doğruluk payı içerdiği görülür. Çünkü üretim sürecinde proleter giderek dışlanmakta (Kesim I’de) ve bilim insanları onun yerini almaktadır. O halde bu durum sınıf içerisinde komünist ideoloji ve siyasetin doğmasına neden olmaz mı? Ama olaya, derinden ve tarihsel olarak bakıldığı zaman, olmaz. Çünkü Kesim I’deki bilim insanları hala daha ücret kategorisi temelinde hareket etmektedirler. Kapitalizmin bağrında bu sınıfın giderek büyümesiyle birlikte, değer yasası bunlar arasındaki rekabeti arttırmak ve böylece bunların ücretlerinde bir düşüşe neden olarak, onları az çok Kesim II’deki niteliksiz emeğin durumuna çekmek zorundadır. Zaten Marx, Kapital’de, vasıflı emek ile vasıfsız emek arasındaki ayrımı kaldırarak, her ikisinin de aynı hareket kanunlarına sahip olduğunu belirtmiştir.
Daha şimdiden bile, toplumun gereksinimlerinden (elbetteki kapitalizm koşullarında) fazla bir şekilde ortaya çıkan bu sınıftaki unsurların kendi aralarındaki rekabetten dolayı, kendi mesleklerinin dışında bir alanda çalışmak zorunda kaldıkları ve normal proleterin eğilimine çekildikleri görülmektedir. Bu normal proleter ile özdeşleştikleri anlamına gelmez elbette.
Kapitalizmin tarihsel kategorileri ve kanunları çerçevesinde kaldığı sürece, işçi sınıfı içerisinde hiçbir komünist teorik ve siyasal dinamizm olmaz (savaşımın örgütlenmesi ve tarihsel sonucuna kadar götürülmesi anlamında). Bu noktada tarihsel kopuş kaçınılmazdır. Ancak meta üretimi ve değer yasasının ve bununla birlikte de sömürünün tarihsel koşullarının kaldırılmasıyla birlikte, üretim içerisindeki emekçiden yüksek bir teorik ve siyasal açılım beklenebilir. Bunun dışında hiçbir koşul bu tarihsel eğilimi ortadan kaldırmaz.
Komünist bilinç ile kendiliğinden bilinç arasındaki uzlaşmayı, daha değişik bir biçimde, ”egemen sınıf olarak örgütlenen proletarya” döneminde yapmaya çalışan Coşkun Adalı’ya sözü verelim. Bu yazardan bir hayli uzun alıntılar yapacağız. Ancak bu gerekli ve okuyucudan şimdiden özür dileriz:
“Hiçbir burjuva diktatörlüğünü sorgulamamakla birlikte, nasıl bir kaç faşist ideolog hariç, bütün aklı başında burjuva ideologları bu diktatörlüğün burjuva demokrasisi biçimini almasını ve hatta çok partili rejim şeklinde işlemesini istiyorsa, biz de proleterya diktatörlüğünün aktif yığın demokrasisi biçimini almasını, aynı anlama gelmek üzere sosyalist demokrasi biçimini almasını ve çok partili rejim şeklinde işlemesini istiyoruz. ”(25)
“İşçi sınıfına ve emekçi yığınlara dönüp açıkça şunu diyebilmeliyiz: Devlet şudur, diktatörlük şudur, biz sosyalist demokrasi istiyoruz ama şu şu şu somut ve nesnel güçlükler var. Bunlar geçicidir. Bu nesnel güçlüklerin olmadığı ortamda biz sosyalist demokrasinin önünü kesersek hesap sor. Bu nesnel güçlükler gerilediği oranda sosyalist demokrasinin önünü açmazsak, yine hesapsor. ”(26)
“Yukarıda çok partililikten bahsettik. Aktif yığın demokrasisini, sosyalist demokrasiyi savunuyorsak çok partililiği de savunmak zorundayız. SB’nde tek partililiği yaşam dayatmıştır. Zaten Lenin’de çok partililiğe karşı değildir. Çok partililikten ne anlamalıyız? Proletaryanın iktidarına, yani proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmayan, sosyalizmin belirleyici temel önermesini, yani üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini sorgulamayan tüm partilere serbestlik hakkı. ”(abç)(27)
“Üzerinde yığın baskısı hissetmeyen bir parti, siyasi kültürü ne olursa olsun, proletarya diktatörlüğünün bürokratik deformasyonuna neden olur. Sosyalist partiler olacak ve bunlar yığınların hakemliğinde çarpışacak. ”(28) (abç)
Karşımızda bir küçük-burjuvadan ziyade, liberalizmin ta derinliklerine saplanmış ve iflah olmaz bir oportünist var. Adalı’nın bazı incilerini önce sıralayalım: “Burjuva-demokrasisine benzeyen bir sosyalist demokrasi”, ”toplumsal mülkiyeti sorgulamayan tüm partilere serbest örgütlenme hakkı”, ”Yığınlara açıkça söyleyebilmek”, ”Yığın baskısı”, ”Yığınların hakemliği”.
Komünist partisinin niçin bir çok partiye bölünemeyeceğini, komünist toplumun örgütlenme biçiminin bizzat buna engel teşkil ettiğini ve bunun tarihsel temelini ortadan kaldırdığını daha önce belirttik.
Adalı, burjuva demokrasisini proletarya diktatörlüğü ile karşılaştırırken, her ne kadar karşı çıksa da, proletarya diktatörlüğünü, burjuva demokrasisinin bir simetrisi olarak ele almıştır. Bunu yapmakla da proletarya diktatörlüğünü karikatürize etmiştir.
Herşeyden önce bir devletin örgütlenme biçimi, belli bir üretim tarzının tarihsel eğilimi içerisinde hapsolmuştur. Bu tarihsel materyalizmin çok basit bir ilkesidir. Adalı, burjuva demokrasisinde çok partililiğin tarihsel nedenlerini bir kez olsun kendisine sormamıştır. Sanki burjuvazi tek bir toplumsal irade istemiyor mu? Elbetteki istiyor. Ama bunu istemesine karşın kendi aralarındaki rekabete ve bölünmelere engel olamamaktadır. Çünkü kapitalist toplum meta üretimine ve bununla birlikte de çeşitli kapitalist grup ve tabakaları öngörür. Buruvazinin toplumsal varlığı alanındaki bu rekabet ve anarşi, onun öznel eğilimleri içerisine yansımak zorundadır ve yansımaktadır da. Onun için kapitalist toplumda çok partililik, burjuvazinin sadece öznel eğilimlerinin sonucu değil, ama onun toplumsal varlığının kaçınılmaz sonucudur.
Adalı’ya göre, komünist hareket, iktidarı ele geçirene kadar bütünlüklü bir yapıya sahip olmalıdır ama iktidardan sonra “bürokratik deformasyonun” oluşmaması için bir çok fraksiyona bölünmelidir. Aksi taktirde doğrular ortaya çıkmaz. Bu çok gayri ciddi bir yaklaşımdır ve cevap vermeye değmez.
Sonra öyle bir görüş vardır ki, insanın bunları yazabilmesi için olağanüstü politik-saf olması gerekir. Adalı “... üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini sorgulamayan tüm partilere serbest örgütlenme hakkı” tanınmalıdır demektedir. Sözde bunu tanıyıp ama pratikte bunun altını oyan hareketler olmayacakmıdır? SB tarihi bunun olabileceğini göstermiştir. Kruşçevler, Brejnevler, Gorbaçovlar vb. “toplumsal mülkiyetin” ve “proletarya diktatörlüğü”nün “amansız” savunucuları değiller miydi?
Ama Adalı’nın hesaba katmadığı çok basit bir durum vardır: Ama ne yazık ki kapitalistlere yolu düzleyenler, yani küçük-burjuvalar, kendilerine MARKSİST etiketi yapıştırırlar. Proletarya diktatörlüğü dahil, sözde, Marksizmin bir çok temel önermesini de kabul ederler.
Adalı’nın mantık yürütüşü baştan aşağı yanlıştır. Eğer bir komünist partisi, kendisini burjuva ideolojisinin sızıntılarından sakınamıyorsa, bu durum tek partili rejimin suçu değildir. Bu partinin önderlerinin yeterli TARİH BİLİNCİ’den yoksun olmalarından kaynaklanır. Eğer bir parti kendisini tarihin değişik dönemlerine uyarlayamıyorsa, bu durum o partinin önderlerinin bilinç yetersizliğinden kaynaklanır. Ama yok eğer, komünist önderler, Adalı gibi, kendi yetersizliklerini “yığınların baskısı” ve “hakemliği” ile saklamaya kalkarsa, işte o zaman asıl felaketi çağırmış olurlar. O zaman bir adım ileri gideyim derken on adım geri gitmiş olurlar.
Adalı, celladını seçecek kadar sefil, bilinçsiz, öndere muhtaç kitlelere, devrimci komünizme hakemlik yapma görevini veriyorsa eğer, işte o zaman, devrimci komünizmi ayaklar altına alıp paspas ediyor ve kendiliğindenlik önünde eğilerek ona kul köle oluyor demektir. Bu komünizm değil düpe düz liberalizmdir.
Yukarıdaki likidatörlerle aynı çizgide olan biri yine var: R. Yürükoğlu
Yürükoğlu da sosyalizmde çok partililikten yanadır. Ama o bunu ulu orta söylemez. Çünkü bunu açıkça söyleyecek kadar acemi değildir. Adalı’nın oportünizmin görüşlerini “saf” bir şekilde, hiç sulandırmadan olduğu gibi söyleme bir özelliği varsa eğer, Yürükoğlu’nun da, bunun tam zıddı yani oportünist görüşleri bin bir marksist biçime sokma gibi bir kıvraklığı vardır. Dinleyelim:
“İşçiyle köylü arasındaki ekonomik bağlaşıklık biçimindeki teorik çözümün siyasal plandaki yansıması, çok partili sovyet sistemidir. (abç) Proletarya diktatörlüğü yerinden oynamadan, partilerin seçimle gidip gelebildiği bir siyasal bağlaşıklılıktır. Buna Rusya’nın somut koşulları, sınıf savaşının gidişi, yani iç-savaş, izin vermedi. Ama denenmedi değil. ” (29)
Burada sorun biraz daha karmaşık ve çetrefil biçimde ortaya çıkmaktadır. Yürükoğlu’nun hatası, Yurtsever’in evrimci anlayışının değişik bir türünü oluşturmaktadır. Yürükoğlu burada kaba bir “ekonomik materyalizm” çerçevesinde hareket etmektedir. Siyasetin sıçramalı bir şekilde geliştiği gerçeğini görememektedir.
Yürükoğlu’na göre, proletarya siyasal iktidarı ele geçirecek, ama “ekonomik zorunluluktan” dolayı, kendi siyasal sisteminde, küçük-burjuva köylüye yer açmak zorunda kalacaktır. Yani proletarya diktatörlüğü ileriye doğru değil, geriye doğru hareket ederek işleyecektir.
Yürükoğlu, komünist bilincin en yüksek biçimi olan proletarya diktatörlüğünün, “yerinden oynamadan” içerisinde küçük-burjuva bilince yer verebileceğini iddia etmektedir. Yani komünist bilincin içerisine küçük-burjuva bilinç sızsa dahi, bunun komünist bilinci deformasyona uğratmayacağını iddia etmektedir. Proletarya diktatörlüğünün içerisine burjuva unsurların alınması, başta bu teorinin yerle bir olmasına yeter, artar bile. Çünkü proletarya diktatörlüğü, proletaryanın iktidarı hiçbir sınıf ile paylaşmadığı bir durumdur. Lenin ölümüne kadar da proletarya diktatörlüğünün bu tanımına sadık kalmıştır.
İkinci olarak Yürükoğlu’na göre, proletarya diktatörlüğü, komünist partisiz olanaklı olabilmektedir. Hükümete küçük-burjuva parti de geçse proletarya diktatörlüğünün karakteri değişmemektedir. Bütün bunlara insanın inanabilmesi için insanın saf burjuva olması gerekir. Yürükoğlu komünist bilinç ile her türlü burjuva bilincin birbirini ittiği basit gerçeğini gözardı etmiştir. Nesnellikte sürekli çatışma halinde olan eğilimleri, kendi öznel süreçlerinde birleştirmiş ve bununla da komünizme bilmem kaçıncı tecavüzü gerçekleştirmiştir.
İster proletarya diktatörlüğü biçiminde olsun, isterse de ondan önce iktidar mücadelesi aşamasında olsun, ”yığınların kendiliğinden bilinci”ni, komünist bilinç ile uzlaştırma girişimi oportünizmin ta kendisidir. Bunun hangi biçimde olduğu önemli değildir.
Yukarıda eleştirdiğimiz ve oportünizmin çeşitli biçimlerini oluşturan eğilimler aslında temelde aynı tarihsel eğilim üzerinde yer almaktadırlar.
Siyasal ve örgütsel sorunlarda doğru bir çizgi izleyebilmek için, ideolojik olarak komünist bilinç ile kendiliğinden bilinç arasındaki ilişkiyi doğru ele almak zorundayız. Onun için biz de, önce bu sorunu ele aldık ve çözümlemeye çalıştık. Siyasal ve örgütsel alandaki genel ilkeleri de bundan sonra ele alacağız.
Devamı...
(1-) Marx’ın, Feurbach’ın sezgisel materyalizmini tohum halinde gelişmeye elverişli olarak nitelemesi ile Lenin’in işçi sınıfının kendiliğinden hareketini tohum halindeki bir bilinçlenme olarak nitelemesini karşılaştırmak gerçekten ilginç olmaktadır.
(2-) İşçi sınıfının kendiliğinden tohum halindeki bilinci nasıl burjuva bilincin sınırları içerisinde kalırsa, Feurbach’ın materyalizmi de felsefede ileriye doğru bir sıçrama olmasına karşın genel yapısı itibariyle idealist kalmaktadır.
(3-) Marx, toplumun bilinç biçimlerini ifade eden toplumsal pratiklerin, toplumun maddi biçimlerini ifade eden toplumsal pratiklerin sonucunda oluştuklatını ve pratiğin maddi biçimleri üzerinde etkide bulunduğunu ayrıca belirtmiştir.
(4-) Türkiye Devrimci Hareketi’nin, Leninist parti teorisinin bu ilkesini, yani komünist siyaset ve örgütünün sınıfın ve böylece de sistemin dışında doğuşunu nasıl iğfal ettiğini başka çalışmalarda göstereceğiz.
(5-) Bazı küçük-burjuva ve liberal oportünistler, hem ideolojik hem de siyasal ve örgütsel düzeyde kendiliğindenlik ile komünist bilincin uzlaşmasını savunurlar. Ama bir de TİKB gibi, ideolojik düzeyde savunmasa da siyasal ve örgütsel pratiğinde kendiliğindenlik önünde eğilen küçük-burjuvalar da vardır. Bu en kötüsü olmakla birlikte, TİKB’nin bu durumu siyasal ve örgütsel alanlardaki temel ilkelerin ele alınması sırasında ele alınacaktır.
KAYNAKLAR
1-Marx-Engels, Alman İdeolojisi, s. 46, sol yayınları.
2-a.g.e. s. 46.
3-a.g.e. s. 46.
4-a.g.e. s. 49.
5-a.g.e. s. 23.
6-a.g.e. s. 26
7-a.g.e. s. 53.
8-a.g.e. s. 38.
9-Lenin “Ne Yapmalı? ”, s. 122, sol yayınları.
10-a.g.e. s. 46.
11-a.g.e. s. 49.
12-a.g.e. s. 61.
13-a.g.e. s. 37.
14-G. Plehanov, Marksizmin temel sorunları, s. 159, sosyal yayınalrı.
15-Lenin, ag. e. s. 163.
16-C. Hekimoğlu, ”Ne Yapmalı’cılar Kitabı”, s. 7, Gelenek yayınları.
17-a.g.e. s. 45.
18-a.g.e. s. 46.
19-H. Yurtsever, Sınıf ve Parti, s. 28, Dönem yayınevi.
20-Lenin, a.g.e. s. 192-193.
21-a.g.e. s. 194
22-a.g.e. s. 41.
23-Yurtsever, a.g.e. s. 63.
24-Hegel, aktaran Plehanov, ages. 148.
25-Coşkun Adalı, Çıkış Hattına Doğru, s. 28, Sarmal Yayınevi.
26-a.g.e. s29.
27-a.g.e. s. 30.
28-a.g.e. s. 31.
29-R. Yürükoğlu, Sosyalizm Nedir?, Alev Yayınları.
Mart 2000 Devrimci Bülten Sayı 20