[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  26-06-2022 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 46 (3) }
| Devrimci BültenV- Uluslararası Fiktif Sermaye Ve ABD’nin Gerçek Sermayesi

Uluslararası fiktif sermayenin özellikle de ABD ile ilgili olan bölümünün muazzam büyümesi belirli bir andan itibaren ABD’nin Gerçek Sermayesi ile bir çelişkiye düşmeye başlamıştır. Daha doğrusu ABD emperyalist sermayesi herşey olup bittikten sonra bu durumun farkına varmıştır / varmaktadır. Yapılan sermaye yatırımlarından istenen karlar elde edilememiş yani yatırımlar üretken olmayan bir şekilde kullanılmış, askeri harcamalar öngörülenden fazla gerçekleşmiş, hammadde fiyatlarında anormal bir yükselme olmuş ve de bununla birlikte uluslararası piyasalarda talep eğilimi azalmaya başlamış vs. --- bütün bunlar fiktif sermayenin gerçek sermayeden daha fazla büyümesine neden olmuş ve ABD ulusunun borç yükümlülüğünü arttırmıştır. Ama bu fiktif sermaye, uluslararası toplumsal emek-zamanının bir kısmı olduğu için ve ABD tekelci sermayesi tarafından üretken olmayan bir şekilde kullanıldığı için, ABD ulusu bunun bedelini şu ya da bu şekilde ödemek zorundadır. Zaten krizler, sermayelerin üretken bir şekilde kullanılmamalarına bir tepki olarak ortaya çıkarlar. Krizler sonucunda kapitalistler kar oranı giderek düşen sektörlerden çıkmaya başlarlar ve kar oranının daha yüksek olduğu sektörlere akmaya başlarlar. Ama bu denge bulma sırasında da yapılan hataların bedelini öderler ve beraberinde de bunu halka ödetirler.

ABD’deki son mali kriz, ABD’ye açılan ve fiktif bir sermayeye dönen borç sermayesi ile ABD’nin gerçek sermayesi arasında giderek ciddi bir çelişkinin ortaya çıkmaya başladığını göstermektedir. Bu çelişki kredi sisteminin ve büyük oranda bu sisteme dayanan kapitalist sistemin kaçınılmaz bir sonucudur.

Aynı para parçasının uluslararası ölçekte bir çok alım ve satıma aracılık etmesi ve giderek kredinin hacmi ile dolaşım araçları kitlesi arasında uluslararası ölçekte muazzam bir açının oluşmasına yolaçar. Giderek sistem sadece refah dönemindeki dengeler üzerine oturur. Yani ekonomi büyüdüğü ve geri ödemeler sorunsuz olduğu sürece işleyen ama bunun tersi durumunda aksayacak olan bir sisteme dönüşür.

Kredi sistemi fiktif sermayeyi dev boyutlarda büyütür ve bu büyümeyi gerçek sermayenin boyutlarının çok çok ötesine kadar genişletir. Buna neden olan durum üretimin anarşik yapısı ve rekabettir. Azami derecede kar etme dürtüsünün uyarmış olduğu kredi sistemi, refah dönemlerinde fiktif sermayeyi gerçek sermayeden neredeyse bağımsız bir biçime sokar. Ama elbetteki bu kredi üstyapısı temelde para sistemine bağlıdır ve krizler bu bağı herkese acı bir şekilde hatırlatır.

Son mali krizde de görüldüğü gibi, uluslararası dolaşım araçları kitlesi ile uluslararası kredi hacmi arasında muazzam bir açı oluşmuştur. Dev boyutlarda ortaya çıkan bu açının oluşmasında en önemli faktör, düşük faiz oranlarının neden olduğu aşırı kredi temelinde ortaya çıkan konut sektöründeki spekülasyondur. Son mali krizin de göstermiş olduğu gibi, uluslararası çapta bütün ödemeler birbirine bağımlı hale gelmişti. Bu aynı para parçasının bir çok ödemeye uluslararası çapta kredi aracılığı ile aracılık etmesinden kaynaklanıyordu.

Örneğin Japon Toyota araba üreticisi firma ABD’de her biri onbeş bin dolardan bir milyon araba satsın. Bunun sonucunda 15 milyar dolarlık bir ciro yapsın. Sermaye yatırımları çıktıktan sonra geriye beş milyar dolar kalsın. Firma çalışmış olduğu bankaya bunu belirli bir faiz ile mevduat olarak yatırsın. Bankacı bu para ile kendisine poliçe getirenlerin poliçelerini yürülükteki iskonto faiz oranları temelinde iskonto etsin. Poliçelerini iskonto eden kişi ya da bankacı vs. bu parayı ABD’de konut sektörüne kredi açan bir bankaya kredi olarak versin. ABD’li bankacı bunu müşterilerine konut kredisi olarak versin. Müşterinin aldığı kredi ya eski konut sahibine gidecek ya da konutu inşaa eden kapitaliste gidecek. O da bu parayı bankaya mevduat olarak yatıracak ve bu bankacı bu parayı tekrar müşterilerine kredi olarak verecek vs. --- bu böyle gider ama bu kredi sistemi zaman zaman nakite dönmek zorundadır.

Kredi sisteminden, parasal sisteme geçiş sürecin belirli bir evresinde zorunludur. Ama kredinin üstyapısı, temeli olan para sisteminden üretimin anarşik yapısından ve rekabetten dolayı öyle boyutlarda ayrılır ki, kredinin hacmi ile parasal dolaşım araçları arasında kapanması imkansız bir toplumsal açı oluşur. Bu açının kapanmasında en büyük zorluk, parasal araçların vadesi gelen kredileri kapatmada yetersiz kalmasıdır. Önce, nakit ve ödeme sıkıntısından dolayı kapitalistler ellerindeki poliçeleri iskonto faiz oranları temelinde nakite çevirmeye başlarlar. Para piyasasına bu yönlü baskı iskonto ile kısa dönemli faizleri yükseltir (ABD’de nakit krizinden önce iskonto ve kısa dönemli faizlerin % 6, 25 ve % 5, 25’e çıktığı hatırlansın). Bu krizden hemen önceki durumu oluşturur. Vadesi gelen ödemeler özellikle konut fiyatlarının düşmesinden ve iadelerin artmasından dolayı yoğunlaştıkça ve nakite olan talep arttıkça sistemin mali merkezine olan baskı artar ve nakit krizine neden olur. Ancak uluslararası ölçekte bütün ödemeler birbirine bağlı olduğu için bir ülkedeki ödeme diğer ülkedeki ödemelerin gerçekleşmesine bağımlı hale gelmişti / gelmiştir:
“Bunalım bir kez patlak verdi mi, artık yalnızca, bir ödeme aracı sorunu halini alır. Ama herkes, bu ödeme aracını ele geçirmek için bir başkasına bağlı olduğu ve hiç kimse, vadesi geldiğinde karşısındakinin ödemeyi yapıp yapamayacağından emin olmadığı için, piyasada bulunan bu ödeme aracı, yani para için bir hücumdur başlar. Herkes eline geçirebildiği parayı bir yana istif eder ve böylece, en çok gereksinme duyulduğu bir günde banknotlar ortalıkta görünmez olur. ” (F. Engels, Kapital-III, s. 467-468, Sol Yay. )
İşte son krizde uluslararası ölçekte birbirine bağlı olan ödemelerden dolayı paraya olan bu hücum sonucunda dünyanın çeşitli merkez bankaları birleşik bir şekilde mali piyasalara 400-500 milyar dolar borç para-sermaye akıttılar. Bu para sermaye şirketler tarafından ödeme vadesi gelen borçlarını kapatmaya gitti ve böylece sistemin sıkışmasının önüne geçilmeye çalışıldı.

Mali krizi ağırlaştıran en önemli etkenlerden bir tanesi de kapitalistler arasında birbirine olan güven bunalımıdır. Ellerinde bolca para bulunan kapitalistler bu para sermayeyi borç olarak vermekten çekinmektedirler. Çünkü bu kriz ortamında kimin batacağı ve batmayacağı belli değildir. Hiç bir kapitalist pozisyonunu ve sırlarını kimseye göstermemektedir ve bugün dünyanın en iyi korunan sırlarından bir tanesi, bankaların ellerindeki Subprimes kredilerinin toplam sermayelerine oranıdır. Borç isteyen kapitalistler genellikle risklerini azaltırlar ve durumlarını sağlam göstermeye çalışırlar. Ama bu dönemde kimsenin sözüne pek güvenilmez ve güvensizlik mali sistemin temeline yerleşmiş gibidir.

ABD’de konut sektörüne açılan krediler, üretken bir şekilde kullanılmadığı için önemli bir kısmı ( yaklaşık bir trilyon dolar olarak tahmin edilmektedir yani Türkiye’nin GSMH’nın iki katı kadar) batmış ve ABD ulusunun iç ve dış borç yükümlülüğünü artırarak, gerçek sermayesi üzerinde büyük bir baskının oluşmasına yolaçmıştır.

Hiç kuşkusuz ABD ekonomisinin altına girilen yükümlülüğü yerine getirme gücü vardır. Ancak bu yükümlülüğü yerine getirmenin çok önemli bir tarihsel ve toplumsal bedeli de vardır. Sorun ABD emperyalizminin ne tür bir bedeli göze alacağı sorunudur. Bu sorunun daha iyi anlaşılabilmesi için analizin biraz daha derinleştirilmesi gerekmektedir.

Her ne kadar nihai temelde, gerçek sermayenin daha da genişlemesi uluslararası rekabetten dolayı kaçınılmaz ise de, mevcut aşamada ve içerisinden geçilen süreçte, bir emperyalist savaşa direkt başvurmadan ve içeride sıkı bir kemer sıkma politikası ile bu yükümlülüğün altında geçici olarak kalkılabilir. Ama bunun bedeli iç politikada büyük olur. Çünkü iç yatırımların düşmesi yani ekonominin küçülmesi ve halkın yoksulluğunun daha da artması, askeri harcamaların kısılması ve de müttefiklere ve işbirlikçilere gereken desteğin verilmemesi pahasına bu mümkün olabilir ancak. Ama bütün sorun, ABD’de hiçbir burjuva partinin, seçimlerde hezimete uğrayacağını bile bile böyle bir politikayı kabul etmeyecek olmasıdır. İç politik rekabet, sürekli bir şekilde emperyalist güçleri, kendi toplumlarının çelişkilerini başka toplumların üzerine yığmaya ve onların zaraları doğrultusunda çözmeye itmektedir. Bu her zaman böyle olmuştur. Aksi taktirde emperyalist ülkeler ağır bir ekonomik ve siyasal kriz içerisine sürükleneceklerdir.

ABD emperyalizmi açısından temel sorun, gerçek sermayesinin tarihsel düzeyini daha da geliştirme ama bunu da bir uluslararası ortalama kar oranı çerçevesinde yapmak zorunda olmasıdır. Yani ABD ekonomisinin ortalamanın altına düşen kar oranını yükseltmesi ve kar oranlarını düşüren faktörleri bertaraf etmesi gerekmektedir. Kar oranı düşen bir emperyalist ekonominin bu düşüşe karşı vereceği temel refleksler bellidir:
  • Düşen kar oranı ancak uluslararası pazar payının genişletilmesi ile az çok dengelenebilir. Yani daha fazla toplumların bağımlı hale getirilmesi ya da başkalarının nüfuz alanında bulunanların ele geçirilmesi gerekir. Örneğin bugün NATO ve AB’nin koordineli bir şekilde, Orta ve Doğu Avrupa’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da ve Ortadoğu’da ilerlemesi, Transatlantik emperyalist ittifakının pazar alanlarının genişletilmesine yönelik bir girişimdir ki belirli bir zamandan sonra emperyalist bir savaşa dönüşmesi kaçınılmazdır.
  • Kar oranlarının düşmesinde en önemli faktörlerden birisi olan hammadde (özellikle de petrol) fiyatlarının yüksekliğidir. Bu ise hammadde kaynaklarının daha fazla ele geçirilmesini ve dünya piyasasına sürülmesini zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte enerji kaynaklarının güvenlikli hale getirilmesi de temel önemdedir.
ABD eski Merkez Bankası Başkanı A. Greenspan, son kitabında4, Irak’ın işgalinin gerçek nedeninin petrol olduğunu ve bu sorunun ABD ekonomisinin büyümesinin sürdürülmesi ile yakından bağlantılı olduğunu itiraf etmiştir.

ABD’nin gerek Irak politikası gerekse de Ortadoğu politikası bir hükümet politikası değil bir devlet politikasıdır ve de bu politika etrafında ABD mali sermayesi sıkı bir şekilde kenetlenmiştir.

Kısacası, ABD, ekonomisini resesyona ya da düşük bir büyüme oranına sokarak altına girmiş olduğu borç yükümlülüğünün altında kalkmaktan ziyade, gerçek sermayesinin boyutlarını, uluslararası alanda pazar payını genişleterek ve buna engel olacak faktörleri diplomasi ve savaş yoluyla bertaraf ederek ve bir çok yarı-bağımlı ülkeyi tam bağımlı duruma getirerek ve de oluşacak karşıt emperyalist koalisyonu bertaraf etmeye çalışarak, bu borç yükümlülüğünü dünyanın geri kalanının sırtına yüklemeye çalışacaktır. Gelinen noktada bu çelişkinin kendisi açısından başka bir çözümü yoktur. Emperyalist paylaşım savaşını bizzat dayatan emperyalizmin üretici güçlerinin gelişiminin mevcut düzeyidir.

Kısacası gelinen noktada fiktif sermayenin niceliksel boyutları, onun geri dönüşünü gerçekleştirecek olan gerçek sermayenin tarihsel düzeyi ile ulusal düzeyde çözümü olmayan ve mutlaka uluslararası bir temelde çözümlenmesi gereken bir çelişkiye düşmüştür.

ABD mali krizinin uluslararası etkilerine değinmeden önce başka bir soruna kısaca da olsa değinmek gerekir. Bu belli başlı Merkez Bankaları’nın faiz oranları karşısındaki tutumu sorunudur.

VI-Uluslararası Mali Piyasalar Ve Uluslararası Merkez Bankaları

ABD’de başlayan ve dünyanın belli başlı mali piyasalarını etkisi altına alan nakit ve ödemeler krizi, aynı zamanda başta FED olmak üzere dünyanın belli başlı merkez bankalarını da kısa dönemli faiz oranlarını belirlemede sıkıntıya sokmuştur. Diğer bir deyişle merkez bankaları sıkışmış ve ne yapacağını biraz bilemez duruma düşmüşlerdir.

Merkez bankaları, kısa dönemli faizlerin düşürülmesi ya da yükseltilmesi sorunu noktasında karar almada önemli ölçüde sıkıntı çekmektedirler. FED’in piyasaları rahatlatmak ve paniği önlemek için uygulamaya soktuğu düşük faiz oranı politikası, bir çok kesimi hem şaşırtmakta hem de korkutmaktadır. Normalinde merkez bankalarının rezervleri erirken faiz oranlarının düşmesi değil yükselmesi beklenir. Marx ile Engels, İngiltere Merkez Bankası örneğine dayanarak bu noktada şöyle yazarlar:
“Eğer bu değerli maden ihracı, daha büyük boyutlara ulaşır ve daha uzun bir süre sürecek olursa, bundan, İngiltere’de banka rezervleri etkilenir ve İngiltere para piyasası, özellikle de İngiltere Bankası koruyucu önlemler almak zorunda kalır. Bunun başlıca yolu, daha önce gördüğümüz gibi, faiz oranını yükseltmektir. Dışarıya altın akışı önemli bir ölçüye ulaşınca, kural olarak para piyasası daralır, yani para biçiminde borç sermayesine olan talep, arzı epeyce aşar ve bunu doğal olarak daha yüksek bir faiz oranı izler; İngiltere Bankasınca saptanan iskonto oranı bu duruma uyar ve piyasada kendisini hissettirir. ” (F. Engels, a.g.e.s.509)
Ama ABD’de faiz oranları giderek düşürülmekte ve piyasaların rahatlamasına daha çok endeksli hale gelmektedir.

Düşük faiz politikası, kısa dönemli olarak büyümenin düşmesine belki engel olur ama uzun bir dönemde yerinde olmayan düşük faiz oranı politikaları genellikle kabusa neden olur. Belirli bir zaman sonra faizlerin daha da yükseltilmesi kaçınılmaz hale gelir. Faiz oranlarının düşük tutulması, nakit ve ödemeler sıkıntısı çeken şirketlerin maliyetlerini düşürerek piyasada tutunabilmesini sağlar. Ancak bunun başka bir riski daha vardır: Düşük faiz politikası üretken olmayan şirketlerin gereğinden fazla boşu boşuna desteklenmesine ve de böylece krizin daha da derine yayılmasına neden olur. Belirli bir süre şirketlerin iflas etmemesi ve ekonominin küçülmemesi pahasına düşük tutulan faiz oranları ekonominin başka dengelerinin bozulmasına yol açar.

Düşük faiz oranları sermaye bileşenleri zayıf olan şirketlerin maliyetlerini azalttığı için, bu şirketlerin piyasada daha uzun tutunmalarını sağlar. Ama bu tutunma süresi boyunca genellikle bu şirketler, yeni borç sermaye bularak durumlarını idare etmeye çalışırlar. Bütün bunların da hiç kuşkusuz bir toplumsal sınırı vardır. Eğer toplumun yedek sermayesi (özellikle de merkez bankalarının rezervlerinde birleşmiş olan yedek sermaye) kriz döneminde gerekli olan nakit talebini karşılayacak düzeyde ise (genellikle kimse krizin derinliğini tam olarak bilemez ve sadece tahminlere dayalı bir hesaplama yapılır) belirli bir dönem mali piyasalarda paniğe neden olmamak için hem de ekonominin küçülmesini engellemek için düşük faiz politikasına başvurulabilir. İçinden geçtiğimiz süreçte FED’in yaptığı gibi. FED, 2007’nin yaz aylarından itibaren yani nakit krizinin başladığı andan itibaren, mali piyasaları rahatlatmak için dereceli bir şekilde kısa dönemli faizleri % 5, 25’ten %2’ye kadar indirdi. (5) Bu indirim boyunca da çeşitli aralıklarla mali piyasalara kredi de açtı. Dünyanın belli başlı merkez bankaları (ABD, Avrupa, Japonya, İngiltere, Avusturalya vs. ) mali piyasalara 400-500 milyar dolar gibi bir borç sermaye verdiler. Ama elbette piyasaları bu desteklemenin bir sınırı vardır. Şayet kriz dalgası daha da uzun sürer ve toplumların yedek sermayesi (ama bu yedek sermayenin de bir çok biçimi vardır, biz sadece bu tür mali operasyonlar için ayrılan yedek sermayeden bahsediyoruz) artık giderek uzayan ya da derinleşen krizin çapı ile çelişkiye düşerse bu düşük faiz politikasına son verilir aksi taktirde bütün dünya ekonomisi felç olur. Faizlerin yükselmesi ise bir çok kapitalisti iflasa sürükler ve sermayenin merkezileşmesi gerçekleşir. Şu anda merkez bankaları (ama özellikle de FED) sadece kriz ile dans etmektedirler.

Merkez Bankası’nın yedek sermayesi belirli bir sınırın altına düşmemelidir. Çünkü bu yedek sermaye ekonominin gereksinmesi olan bir çok mali operasyonun da temelini teşkil eder. Eğer bu yedek sermaye, ekonominin gereksinimi olan mali operasyonları yerine getiremezse, ülke ekonomisinin felç olması hemen hemen kaçınılmazdır. Bu durumda zaten büyük oranlarda devalüasyona başvurmaktan başka çare yoktur. Onun için Merkez Bankaları iflas etmek istemiyorlarsa, rezervlerinin düzeyini dikkatlice izlemek ve onu krizin çapı ile sürekli karşılaştırmak zorundadırlar ve de belirli bir düzeyin altına düşmesini de engellemek zorundadırlar.

ABD’de son mali kriz ile birlikte, piyasaları rahatlatmak ve paniği önlemek için devreye sokulan borç para-sermaye, FED’in rezervlerini önemli ölçüde etkilemiş ve azaltmıştır. Bu noktada ABD’de ve dünyada kredi sistemini zora sokan ve rezervlerin düzeyinin muazzam derecede düşmesine neden olan ve de bu temelde ABD’nin ödemeler dengesini zora sokan durum, bir çok ödeme vadesinin aynı zaman dilimi içerisinde çakışmış ve krizin bu durumu ağırlaştırmış olmasıdır:
  • Konut sektöründeki kredilerden kaynaklanan ve borç sermayeye olan yoğun talep karşısında piyasaya açılan dev boyutlardaki kredi.
  • Nakit ve ödemeler krizinin dış ticaret açığı ile birleşmesi.
  • İlk iki nedenin, Hazine’nin normal borç ödemeleri ve savaş giderlerinin büyümesi ile birleşmesi vs...
FED’in rezervleri erirken düşük faiz politikasına devam etmek, ticaret dengesinin bozulmasına neden olarak ciddi bir tehlikeye yolaçabilir. Yedek sermayenin boyutlarını aşan kriz, ithalatın dev açıklarıyla birleşirse ve ödemeler dengesini zora sokarsa, bu durum krizin daha da derinleşmesine neden olabilir.

Ödemeler dengesi, bir çok para kapitalisti için bir gösterge sunmaktadır. Ödemeler dengesinin bozulmasının, faizlerin yükselmesine ve devalüasyona yolaçacağı bilindiğinden, ellerinde değerli hisse senetleri bulunanlar nakit paraya hücum ederler. Son mali kriz döneminde de bundan dolayı nakite hücum olmuştur. Özellikle de borsada faaliyet gösteren kapitalistler ellerindeki hisse senetlerini hemen nakite çevirmeye çalışmışlardır. Yine devalüasyon korkusundan dolayı, ellerinde Dolar bulunduranlar yoğun bir şekilde altına hücum etmişlerdir ve altın fiyatlarının yükselmesindeki faktörlerden birisi de budur.

Bu hücum karşısında, anlaşılan odur ki, FED faizleri yükseltmeden para basma yoluna gitmiştir ve gerekli olan nakiti bu yola ile karşılamaktadır ama bir yandan da krizin çapını ve derinliğini hesaplamaya çalışmaktadır. Yani krizin dibini görmeye çalışmaktadır ve bu temelde pozisyon almaya çalışacaktır. Faizlerin yükseltilmesine geçecek ama bunu paniğe neden olmadan ve aynı anda bir çok nakit para hücumunun hedefi olmadan zamana yayarak yapmaya çalışmaktadır. Bunun için de krizin dibini görmesi şarttır.

FED’in şu andaki taktiği, faizleri yükseltmeden tam tersine düşürerek, devalüasyon yoluyla nakit sorununu idare etmek ve faiz yükseltmek için uygun anı beklemektir. Zaten uzun zamandan beri, özellikle de Irak savaşından sonra ABD, ödemeler dengesinin açıklarını, para basarak karşılamaya çalışmaktadır. Doların Uluslararası Rezerv Para olma avantajı, ABD’ye belirli bir süre açıklarını para basarak kapatma olanağı vermektedir. Faizlerin biraz da düşük tutulabilmesinin altında bu faktörün de payı vardır. 2006’nın Şubat ayından itibaren FED, dolaşıma sürdüğü Dolar kitlesini gösteren M3 istatistiklerini yayınlamaktan vazgeçmiştir.

VII- Kriz, Uluslararası Rezervlerin Hareketi ve Döviz Kurları

Kapitalist sistemde yani anarşik bir üretime ve bu temelde de rekabete dayanan bir toplumda temel regülatör (düzenleyici) araç krizdir. Bu sistem kriz dışında bir regülatöre tarihsel yapısından dolayı sahip olamaz.

Kriz, bir topluma, acı ve yıkıcı bir şekilde neye hakkı olduğunu ve neye hakkı olmadığını gösterir. Eğer bir toplum, başka toplumların birikimi olan ve kredi biçiminde almış olduğu borç para-sermayeyi üretken olmayan bir şekilde kullanmış ise ve yine gelirlerinin düzeyine bakmadan haddinden fazla bir değer tüketmiş ise bunların cezasını belirli bir zaman sonra kriz aracılığı ile öder. Kriz toplumlara “ayağını yorganına göre uzatması gerektiği” atasözünü hatırlatır ve gelir ve giderlerinin denkleştirilmesi noktasında onları disipline sokar.

Kriz, her topluma ancak kendi toplumsal sermayesinin büyüklüğü ile orantılı bir sermaye birikimi elde edebileceğini ve bundan fazlasına geçici olarak sahip olanların bu fazlalığı hakedenlere tekrar geri akması gerektiğini dikte ettirir. İşte krizler aynı zamanda, uluslararası çapta rezervlerin tekrar dağılımına yolaçarak her toplumun sermayesinin büyüklüğü ile orantılı olarak bir rezerv düzeyine sahip olmasına neden olur:
“... genel bunalımlar yerleşir yerleşmez, altın ile gümüş--- üretici ülkelerden içeri akan yeni değerli madenler bir yana--- çeşitli ülkelerin kendi birikimleri olarak, varoldukları eski denge durumu içerisinde orantılı olarak dağılırlar. Öteki koşullar eşit olmak üzere, her ülkedeki birikimin büyüklüğü, o ülkenin, dünya piyasasında oynadığı rol ile belirlenecektir. Bu birikim, normal payından daha fazlasına sahip bulunan bir ülkeden, normal miktarının daha azına sahip olan ülkelere doğru akar. Bu gidiş-geliş hareketleri, yalnızca çeşitli ulusal rezervler arasındaki başlangıçta varolan dağılımı yeniden sağlar. Ne var ki, bu yeniden dağılım, kambiyo kurlarını incelerken ele alacağımız, çeşitli koşulların etkisi ile meydana gelir. Normal dağılım yeniden kurulur kurulmaz---bu andan başlayarak---bir büyüme aşamasına girilir ve ardından tekrar dışa akış başlar (yani dışarıya tekrar sermaye ihraç etme anlamında kullanılmıştır---K. E) “ (K. Marx, Kapital-III, s. 505, Sol Yay. )
Her ülkenin ekonomisinin kendi sermaye bileşeni temelinde ve bunun ile orantılı olacak bir şekilde bir sermaye birikimine sahip olması zorunluluğu, ekonominin bütün önemli bileşenlerine yansır ve onları birbirleriyle uyumlu bir biçime sokar. Her ülkenin rezervi, onun sermaye büyüklüğü ile orantılı bir düzeye gelirken aynı zamanda bu süreç faiz oranları ile döviz kurlarının yeni bir düzenlenmesini de zorunlu hale getirir. Zaten son mali krizden sonra giderek bütün ekonomik sorun, faiz oranlarının ve Dolar’ın kurunun ne olacağı sorununa dönüşmüştür. Faiz oranı ve Dolar’ın kuru sorunu neredeyse bütün dünya ekonomisinin merkezine yerleşmiş durumdadır.
Dolar’ın diğer para birimleri karşısında değer kaybetmesinin nedeninin ABD Cari Açığı’ndan kaynaklandığını ve bu cari açığın da ödemeler dengesinin bozulmasına neden olduğunu az yukarıda belirttik. Marx döviz kurlarındaki değişimin nedenlerini şöyle belirtmiştir:
“ Kambiyo kurları şunlara bağlı olarak değişebilir:
  1. Nedeni ne olursa olsun---tamamen ticari ya da dışarıya sermaye yatırımı ya da savaş için hükümet harcamaları, vb. gibi, dış ülkelere nakit ödemeler yapıldığı sürece--- o andaki ödemeler dengesi sonucu.
  2. Belli bir ülkede---metal ya da kağıt--- paranın değer kaybetmesi sonucu. Bu tamamen nominaldir. (...)
  3. “Para” olarak birisi gümüş öteki altın kullanan iki ülke arasındaki kambiyo kurları sözkonusu olduğunda, kurlar, bu iki madenin değerindeki nispi dalgalanmalara bağlıdır, çünkü bunlar zorunlu olarak, iki maden arasındaki pariteyi değiştirirler. (...)” (K. Marx, Kapital-III, s. 523-524)
ABD’nin ulusal rezervlerinin onun ekonomisi ile orantılı bir düzeye gelmesinde faiz oranları ve Dolar kuru kilit bir rol oynayacaktır. Bugün ABD ekonomisinin en önemli sorunu, Dolar’ı belirli bir kur düzeyinde tutmaktır. Bu belirlli düzeyin altına düşmesi, ABD ve dünya ekonomisini tek kelime ile felç edeceğinden, Dolar kurunun aleyhte belirli bir düzeyin altına düşmesine engel olunacaktır. İşte tam da bu noktada, faizlerin dereceli olarak yükseltilmesi politikası devreye sokulacak ve içeride hızla sermaye birikiminin artırılması politikasına geçilecektir.

Faizlerin dereceli olarak bu yükseltilmesi politikası, ABD ekonomisinin durgunluğunu ve küçülmesini arttırarak, dünya ekonomisinde ciddi sarsıntılara neden olacak ve de hassas ve kırılgan ekonomilerin (örneğin Türkiye gibi) belirli derecelerde krize sürüklenmelerine neden olacaktır.

VIII- ABD Ekonomisinin Resesyonu Ve Bunun Dünya Ekonomisine Etkileri

Dünya ekonomisi içerisinde AB’den sonra en büyük ekonomi olan ABD ekonomisinin yüksek faizlere, içeride sermaye birikimini geliştirmek ve ekonomisinin ana dengelerini tekrar tesis etmek için başvurması, hiç kuşkusuz ABD ekonomisini küçültmeye götürecektir. Çünkü yüksek faiz politikası, şirketlerin maliyetlerini yükselterek, yeterince üretken olmayan ve zayıf sermaye bileşenine sahip olan şirketlerin iflas etmesine neden olacak ve yine tüketim talebi yüksek faiz oranlarından dolayı düşeceği için ithalatın kısılmasına neden olacaktır. Yine bununla birlikte yüksek faiz oranları, dışarıya gerek direkt sermaye yatırımları biçiminde gerekse de borç para sermaye biçiminde sermaye ihracının boyutlarını düşürerek, dışarıya yatırılmış olan bir kısım para sermayenin de geri dönmesine yolaçacaktır. Bütün bunların sonucunda da dünya ekonomisinin küçülmesi ve bu küçülme sırasında da kırılgan ekonomilerin sarsılması kaçınılmazdır.

Marx, 1847 ekonomik krizinden sonra, o zamanın ABD’si olan İngiltere’nin yüksek faiz oranlarına dönüşünün etkilerini Economist dergisindeki bir makaleden bir pasajı olumlayarak şöyle aktarır:
"Biz böylece, " [diyor Economist, 2 Ağustos 1847, s. 954] "faiz oranındaki yükselmenin etkilerinin ve aleyhteki kurları düzeltme ve altın akışını tekrar bu ülkeye çevirme işlemlerini izleyen baskının ne kadar hızlı ve güçlü olduğunu görmüş oluyoruz. Bu etki, ticaret dengesinden tamamen ayrı olarak ortaya çıkmıştır. Daha yüksek bir faiz oranı, hem yabancı ve hem de İngiltere'ye ait tahvillerin fiyatlarının düşmesine, ve yabancılar hesabına büyük satın almaların yapılmasına yolaçtı; bu, bu ülkeden çekilecek poliçe miktarını artırdı, öte yandan yüksek faiz oranı ile, para elde edilmekte çekilen güçlük öylesine büyüktü ki, miktarları arttığı halde bu poliçelere olan talep düştü. ... Aynı nedenle ithalatla ilgili siparişler iptal edildi ve, dış ülkelerdeki İngiliz sermaye yatırımları paraya çevrildi ve kullanılmak üzere bu ülkeye getirildi. Böylece, örneğin, 10 mayıs tarihli Rio de Janeiro Price Current'da şunları okuyoruz: 'Kurlar, [İngiltere ile] esas olarak [Brezilya] devlet tahvillerinin, İngiliz müşteriler hesabına yapılan büyük ölçüde satışlarının ödenmesi için piyasa üzerinde meydana gelen baskının sonucu olarak bir gerileme daha gösterdi. ' Bu ülkeye ait olan ve faiz oranı burada çok düşük iken dış ülkelerdeki devlet ve diğer tahvillere yatırılan sermaye, faiz oranı yükselince böylece tekrar geri getirildi. ” (Aktaran K. Marx, a.g.e.s.522-523)
ABD ekonomisindeki daralma onun ile yoğun bir ekonomik ilişkide olan ekonomileri de hiç kuşkusuz bir daraltmaya itecektir. Bu noktada Avrupa, Amerika ve Asya ekonomilerinin bundan önemli bir derecede etkilenecekleri açıktır. Özellikle de yüksek derecede cari açık sorunu olan ve her yıl belirli bir düzeyde yabancı sermaye çekmek zorunda olan ülkelerin ilk etapta bundan etkilenmeleri kaçınılmazdır.

İMF, Aralık 2007’de yayınladığı bir raporda Türkiye’nin de içinde bulunduğu sekiz ülkenin ( bu ülkelerin bazıları Brezilya, Rusya, Macaristan, Polonya ve Güney Afrika’dır) ekonomisinin kırılgan olduğunu ve krize çok yakın olduğunu belirtti. Bunun nedenlerini de kısaca şöyle sıralamıştır:
  • Döviz rezervlerinin kısa dönemli borçlara oranı.
  • Cari işlemler açığının milli gelire oranı.
  • Kamu borçlarının milli gelire oranı.
  • Özel sektöre açılan kredilerin milli gelire oranı.
Yine son olarak İMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn :
“...Türkiye’nin küresel ekonomik krizden etkilenmemesi için bir neden olmadığını” (Hürriyet Gazetesi, 11 Nisan 2008) belirtmiştir.
Tabii ki bu noktada dışarıdan yapılan değerlendirmeler biraz daha objektif bir yapıya sahiptir. Ama aynı şeyi Türkiye ekonomisinin kilit noktalarında bulunanlar için söylemek mümkün değildir. Çünkü onların görevi objektif olmak değil piyasaları rahatlatmaktır. Onun için küresel krizin etkilerini kabul etseler de bunu daha çok minimize etmeye yöneliktir. Örneğin son olarak Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı’nın açıklamaları tam da bu niteliktedir:
“Orta vadeli programda 18, 5 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye girişi öngörüldüğünü belirten Çanakçı şöyle konuştu: ‘ Global ortamda ortaya çıkan gelişmeler sonucunda, burada bir miktar aşağıda kalma ihtimali mevcut. Ancak son yıllardaki verilere yakından bakacak olursanız Türkiye’nin ciddi bir sermaye girişi bazı yakaladığını görüyoruz. Burada da çok önemli bir sapma olmasını öngörmüyoruz. Biraz altında kalınabilir ancak gene güçlü diyebileceğimiz ödemeler dengesi finansmanına önemli katkı sağlayan yabancı sermaye girişi gerçekleşmesini bekliyoruz’ (...) ‘Faiz ödeneğimizin yeteceği ve burada herhangi bir sapma ortaya çıkmayacağını düşünüyoruz. ” (Hürriyet Gazetesi, 10 Nisan 2008)
Alıntıdan da görüldüğü gibi, yabancı sermaye akışı ile ilgili olan öngörülerin büyük bir kısmının temenni ve tahminden öteye geçmediği çok açıktır. Bu noktada bize düşen görev, uluslararası krizin Türkiye’ye etkileri ulaşınca, Müsteşar’ın söylediklerini o zaman ortaya çıkan gerçekler ile karşılaştırmak olacaktır. Umarız o zaman o haklı çıkar!

Yüksek faiz oranlarından ve ekonomik durgunluktan dolayı, emperyalist ülkelerden dünyaya sermaye ihracının azalması, kırılgan bir ekonomik yapıya sahip olan Türkiye vb. ülkelerin bir ekonomik krize sürüklenmelerini neredeyse kaçınılmaz hale getirmektedir. Bu durum da hiç kuşkusuz bu ülkelerin iç politik yapılarında önemli gelişmelere neden olacak ve emperyalist paylaşım savaşında belirli bir kampta yeralmalarını hızlandıracaktır.

IX- Sonuç

Genel olarak emperyalist ülkelerin ekonomileri ama özellikle de ABD ekonomisi dünya pazarının gereklerine göre örgütlenmişlerdir. Onun için hem dünya ekonomisini etkilerler hem de ondan etkilenirler.
Bugün dünya ekonomisi içerisinde ABD, en çok borçlanan ve sermaye çeken ülkelerin başında gelmektedir. Bu borç ve yatırım sermayesi, onun gerçek sermayesinin tarihsel düzeyini geliştirmekte ve onu dünya pazarı ile bir çelişkiye sokmaktadır.

Bir yandan ABD’ye borç para sermaye biçiminde verilmiş ve fiktif bir sermayeye dönüşmüş olan borç para sermayenin boyutları ABD’nin gerçek sermayesini baskı altına almış bulunmaktadır. Öte yandan da, ABD’nin gerçek sermayesi, dünya pazarı ile giderek daha fazla çelişkiye düşmeye başlamıştır. ABD’nin gerçek sermayesinin yani üretken ve meta sermayesinin, fiktif sermayenin geri dönüşünü gerçekleştirebilmesi için (üstelik belirli bir zaman dilimi içerisinde), dünya ekonomisi içerisinde daha fazla genişlemesine ve derinlemesine yayılması gerekmektedir. Bir yandan gerçek sermayesinin düzeyini geliştirirken bir yandan da kar oranlarını yükseltmesi gerekmektedir.

İçinden geçtiğimiz süreçte, fiktif sermaye ile gerçek sermaye arasındaki çelişkiyi daha da şiddetlendiren durum, ABD ve dünya ekonomisinin uzun sürebilecek bir resesyona girmesi durumudur. Üstelik bu durum pazar alanlarının darlığı ile de özellikle şiddetlenmektedir. ABD ve dünya ekonomisinin resesyondan çıkışı gerçek sermayenin fiktif sermayeyi belirli bir zaman dilimi içerisinde yani belirli bir tempoda işleyerek yerine koyma gücüne bağlıdır. ABD ise bunu ancak dünya ekonomisi içerisinde daha fazla yayılabildiği ve kar oranlarını düşüren etkenleri bertaraf edebildiği sürece gerçekleştirebilir.

Bu etkenlerin en başında yeni pazar alanlarının ele geçirilmesi (bu noktada Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) önemli bir yere sahiptir) ve enerji kaynaklarının ve yollarının güvenlik altına alınması gelmektedir. Bu noktada Afganistan ve Irak işgalinin göstermiş olduğu gibi, savaşın dışında başka hiçbir araç bulunmamaktadır.

ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin savaşı, kendi emperyalist ekonomilerinin iç çelişkilerinin yoğunlaşmasının ve bu yoğunlaşmanın belirli bir tarihsel düzeye çıkmasından başka bir şey değildir. Emperyalist ekonominin iç çelişkileri yoğunlaşırken hemen birden bire savaşa varmaz. Önce politik bir biçime kavuşur, sonra da bu politik biçimin en yoğunlaşmış düzeyi olarak savaşa dönüşür.

Ekonomik gereksinimler ile bu gereksinimlerin üstyapıdaki ideolojik ve politik koşullanmaları, emeğin toplumsal yabancılaşmasından dolayı, ilk önce ekonomik temelden bağımsız gibi görünen bir biçimde ortaya çıkar. Yani politik eylemin kendisi birebir ekonomik çıkarın ifadesi olarak ortaya çıkmaz. Daha dollambaçlı yollardan geçer ve kitlelerin o anki bilinç biçimlerine bağlı olarak kendisine ideolojik ve politik olarak değişik biçimler bulur. Ama elbette nihai temelde bu ideolojik ve politik biçimler, belirli sınıfların çıkarlarının içerisinde geliştiği, korunduğu ve kendisini sürekli ürettiği sosyal biçimler olarak hizmet ederler.

Uzun zamandan beri ama özellikle I. Dünya Savaşı’ndan sonra, burjuva-demokratik ilkeler, ABD dış politikasının merkezinde bulunmaktadır. Bu burjuva-demokratik ilkeler, ABD’nin temel kuruluş ilkelerinin, dünyaya bir tür ihraç edilmesinden başka bir şey değildir. Nasıl Amerikan devletleri “birleşirken” (51 devlet), bu birlik içerisinde güçlü devletler, güçsüz devletleri, onların sözde politik bağımsızlıklarını koruyarak kendi bağımlılıkları altına aldılarsa ve bunu da burjuva-demokratik bir politik çerçeve içerisinde yaptılarsa (yine Avrupa Birliği’nin gelişimi de bu temeldedir), aynı şekilde bu prensipten hareket ederek, ABD I. Dünya Savaşı’ndan sonra diğer emperyalistlerin klasik sömürgecilik anlayışına karşı çıkarak, emperyalist dünya sisyasetini yeni ve modern sömürgecilik üzerine oturtmaya başladı. Çünkü kapitalist üretim ilişkilerinin dünya çapında gelişmeye başlaması, uluslar arasında biçimsel bir eşitliği gerektiriyordu. Değer yasasının neden olmuş olduğu bu biçimsel eşitlik içerisinde, ekonomik eşitsizliğin gelişmesi yani zayıf toplumların bağımlı bir hale getirilmesi pekala mümkündü ve hatta kabul edilebilir olandır. Onun için 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, bir kaç ülke hariç, klasik sömürgecilik biçimleri çözüldü ve yerini yeni ve modern bir sömürgecilik biçimine bıraktı. Elbette ki bu sömürgecilik biçiminin gelişmesinin de uluslararası emperyalizminin üretici güçlerinin gelişmesine bağlı olan bir evrimi vardır. ABD’nin emperyalist politikada açmış olduğu bu yeni çığır, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, emperyalist-kapitalist kamptaki diğer sömürgeci emperyalistler tarafından da (özellikle Fransa ve İngiltere) benimsenmek zorunda kalındı. Çünkü aksi taktirde bu emperyalist devletler, bu klasik sömürgeleri, yeni ve modern sömürgeler biçiminde gerek Sovyet sosyal emperyalizmine gerekse de ABD emperyalizmine bırakmak zorunda kalacaklardı.

Bu burjuva-demokratik ilkeler hem emperyalist toplumların iç kamuoylarını savaşa angaje etmede “masum biçimler” (insan hakları, ulusların bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, işkencenin önlenmesi, diktatörlüklerin yıkılması, barışın tesis edilmesi vs. gibi söylemler) içerdiği için, içeride kamuoyunu savaş için hazırlamada bir politik kaldıraç oluyordu hem de dünya çapında demokratik hareketlerin içerisine kadar sızarak kendisine uluslararası çapta güçlü bir politik destek (savaştığı devletlerin iç kamuoyunda dahil) elde etmeye yarıyordu. Böylece I. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında, masum bir şekilde başlayan saldırgan politika, savaş sonrasında dünya çapında ezilen uluslara ve halklara karşı, özellikle de dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’un başını çektiği gerçek bir Haçlı seferi’ne dönüştü. Aynı durum II. Dünya Savaşı’nda da yaşandı.

Bugün de Transatlantik Emperyalist İttifakı aynı politikayı ama özellikle de Sovyet blokunun çökmesinden sonra güçlü bir şekilde devreye soktuğuna ve bu temelde bir emperyalist yayılma gerçekleştirmek istediğine tanık olmaktayız. Ama şimdi bu burjuva-demokratik biçimler aracılığı ile modern sömürgeler elde etme eğilimi kendisine son mali ve ekonomik kriz ile birlikte güçlü bir tarihsel temel de bulmuş durumdadır. Mali ve ekonomik yükümlülükler, devlete hükümet eden sınıflara ve partilere bu yükümlülüklerin altından kalkmak için bazı politikalar dayatmaktadır. Bu politikaların biçimleri, ülkelerin dünya ekonomisi ve politikası içerisindeki yerlerine göre farklı olmaktadır. Örneğin 2000 ve 2001 ekonomik krizleri, Türkiye’nin borç yükümlülüğü ile gerçek sermayesi arasındaki oranı müthiş bir şekilde bozduğu zaman, Türkiye’nin bu yükümlülüğün altında kalkması, Türkiye’de işbirlikçi tekelci sermayenin çıkarları çerçevesinde emperyalist ülkelere, özellikle de İMF ve AB çapasına sarılarak, ekonomik ve politik olarak daha da bağlanmayı dayattı ve bu temelde ekonomik ve politik düzenlemelere yolaçtı.

Ama emperyalist ülkelerde, ekonomik temelden doğup gelişen bu tür sosyal sorunlara karşı politik refleksler farklı gelişir. Bağımlı ekonomiler genellikle bu tür durumlarda daha da güçlü bir gücün içerisinde erirlerken, emperyalist ekonomiler, kendi kabuklarının içerisine daha fazla çekilmekten ziyade, kendi kabuklarını uluslararası çapta daha fazla üretmeye ve yaymaya çalışırlar. Onun içindir ki, emperyalist ülkelerde bu temelde ortaya çıkan ekonomik gerilimler, her zaman emperyalist yayılmacılığa yolaçar ve bunun gereği olan politikaları, burjuva politik eğilimlere dayatır.

Yüzyıl aradan sonra, insanlık sanki eski bir filmi yeniden izlemektedir. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra yine ABD’nin “terörizme karşı savaş” bahanesi altında masumhane bir şekilde başlayan dünyaya müdahalesi, giderek dünya çapında bir Haçlı seferi’ne dönüşmüş durumdadır. Hedef sadece ve sadece, ABD ve müttefiklerinin ekonomilerine bağlanacak yeni toplumların ele geçirilmesi ve bu toplumlardan emperyalist ülkelere devasa boyutlarda artı-değer aktarmaktır.

ABD’deki mali ve ekonomik kriz, yeni bir emperyalist savaşın yayını geren daha doğrusu uzun zamandan beri gerilen yayı en son haddine kadar geren bir niteliğe sahiptir. Bu kriz hassas hale gelmiş olan ABD dış politikasında ciddi hatalara ve kırılmalara yolaçarak, onun stratejik önceliklerini değiştirebilir ya da stratejik hedefler için mücadeleyi hızlandırabilir. Onun için bu krizin tarihsel yapısı, uluslararası emperyalist sistemi hızla genelleşecek olan bir emperyalist dünya savaşına çekecek olan bir yapıya sahiptir.


PDK Devrimci Bülten - Sayı 46 (3)


(4) « Le Temps des Turbulences » kitabı.
(5) Ama Avrupa Merkez Bankası % 4’ün altına inmedi.

|
_ _