[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  26-06-2022 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 62 (5) }
| Devrimci Bülten

ABDULLAH ÖCALAN VE OTTO VON BİSMARCK 

K.Erdem 


Hiç kuşkusuz tarih birebir aynı olayları üretmez ama birbirine benzer olayları çok üretir. Bunun temel nedeni, bazı toplumsal yasaların uzun süre yürürlükte kalması ve ancak üretim tarzı tamamen aşıldığı zaman tarih sahnesini terketmesidir. Bu zaman zarfında farklı toplumlarda farklı biçimlerde ortaya çıkan aynı yasalar, birbirlerine benzer olayların ortaya çıkmasına neden olurlar.


Özellikle ulusların ortaya çıkma süreci, bu tür benzer olaylar ve tarihsel durumlar noktasında büyük tarihsel örnekler sunmaktadır.Kapitalizmin farklı dönemlerinde ,  farklı sınıflar ve toplumsal dinamikler aracılığıyla, iki ulus aynı politik hareket tarzını ortaya koymakla kalmamışlar ama birbirlerine benzer tarihsel olaylarla da karşı karşıya kalmışlardır.Bu iki ulus Alman Ulusu ile Kürt Ulusu'dur.


İki ulusun farklı tarihsel dönemlerde yaşamış olduğu benzer sorunların karşılaştırılması, içerisinden geçtiğimiz süreci anlamada önemli ipuçları sunmaktadır.Bu karşılaştırmayı ise iki liderin yani Abdullah Öcalan ve Otto Von Bismarck üzerinden yapmak ise oldukça ilginç olmaktadır.


Her iki lider birbirine zıt sınıflara dayanarak aynı politikayı uygulamakla kalmadılar,bu politikayı uygulamak için önce yerleşik düşünce kalıplarına ideolojik savaş açmak zorunda da kaldılar.Ama daha da ilginci , birisi Almanya'nın birliği diğeri ise Kürdistan'ın birliği için, ülkelerini çeviren ittifak sistemlerini altetmek için aynı temel problem ile karşılaştılar: Her seferinde bir düşman ile karşılaşırken diğeri ya da diğerleri nasıl hareketsiz tutulacaktı? Her iki liderin bu sorunun çözümü için bulduğu çözüm, temsil etmiş oldukları sınıfların tarihsel doğaları ve kendi çağlarının temel özellikleriyle yakından bağlantılıdır. 


Alman Ulusu'nun tarihinde 1860'ların başları, Kürt Ulusu'nun tarihinde de 2000'li yılların başları farklı biçimlerde ama aynı tarihsel dönemeç ile karakterizedir.1860'ların başı Alman Prusya devletinde, yeni bir "politik paradigma"nın başlangıcıdır.Kürdistan'da bu paradigma değişimi ise 2000'li yılların başlarında gerçekleşmiştir ve her iki durum da, değişen tarihsel koşulların ve her iki ulusun temel tarihsel ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır.  


Bir paradigma değişiminin olabilmesi için, izlenen çizginin artık tarihsel karşılığının bulunmaması gerekir ki, çoğu zaman bu durumlar büyük altüst oluşlar sonucunda ortaya çıkarlar.Büyük sosyal ve politik dönüşümler, uygulanan çizginin ortaya çıktığı dönemin koşullarını yokederek, genellikle uygulanan çizginin krize sürüklenmesine neden olurlar.


Prusya Almanya'sında bu paradigma değişimini ortaya çıkaran durum 1848 - 50 devrimleriydi. Avrupa'yı saran devrim rüzgarının yenilmesi sonucunda ve özellikle Fransa'da III. Napolyon faşist diktatörlüğü ortaya çıkıp, Fransa'nın bastırılması üzerine oturan Viyana Kongre düzeninin temellerini giderek yoketmeye başlayınca, Prusya devletinin Viyana Kongre'sinden sonra ortaya koyduğu eski politikanın da artık zamanı dolmaya başladı. İlk dönemlerde bu durum anlaşılmadı ama 1850'li yıllarda III.Napolyon'un uyguladığı politikalar, Prusya devletinin "akıllı" çevrelerinde yeni koşulların ve fırsatların oluştuğu anlayışlarına yolaçtı. III.Napolyon'un açıktan diktatörlüğünü ilan ettiği 1852'nin sonlarından yaklaşık on yıl sonra yani 1862 yılında , Prusya devletinin yeni politik paradigmasının temsilcisi Otto Von Bismarck Prusya devletinin yeni Başbakanı oldu.


 Kürdistan'da PKK somutunda yaşanan paradigma değişimine neden olan tarihsel koşullar, 1990'ların başlarında SSCB'nin dağılmasıyla başladı ve 1999 yılında PKK Genel Başkanı Sayın Abdullah Öcalan'ın yakalanmasıyla, PKK'nin eski çizgisinin sonuna gelindiği gerçeğini ortaya koydu. Yeni tarihsel koşullara verilen ideolojik ve politik tepki ise, 2000'li yılların başında yani SSCB'nin dağılmasından neredeyse on yıl gibi bir süre sonra, paradigma değişimi temelinde Sayın Abdullah Öcalan tarafından ortaya konuldu. Hem Bismarck hem Öcalan yeni politik paradigmalarını, tarihsel koşulları değiştiren büyük tarihsel olaylardan yaklaşık on yıl sonra ortaya koydular.


Konunun biraz daha derinliğine inmeden önce, her iki liderin siyasetlerinin niteliğini önce ortaya koyalım ve bu nitelik üzerinden sorunun başka yanlarını ele almaya çalışalım.O zaman bir soru sorarak ilerleyelim: Her iki liderin yani Öcalan ve Bismarck'ın uyguladıkları politikanın niteliği nedir? 


Her iki lider Stratejik Denge diyebileceğimiz bir politika uyguladı/ uygulamaktadır. Bu politika, kendi stratejik hedefini (bu durumda ulusun birliği) gerçekleştirirken, düşmanlık yaşanan devletlerin her ikisi arasına konumlanarak ve her iki taraf ile taktik çerçeveye sahip olan ve de her ikisinin stratejik aleyhine gelişen bir stratejik konum elde etmektir. Bu politika her iki düşman gücün arasına stratejik olarak konumlanmadan kaynaklandığı için Stratejik Denge Politikası olarak adlandırılabilir.


Her iki liderin temel stratejik hedefe ulaşmak için varolan araçları (Prusya Alman Devleti ve PKK) bu stratejik pozisyona çekmesi kolay olmamıştır. Çünkü her iki araç da eski stratejik pozisyona uygun şekillendiği için, belirli bir direnç sergilemişlerdir.Bu noktada her iki lider de birbirlerine zıt sınıflara dayanmalarına karşın aynı problemle karşılaşmışlardır.


Otto Von Bismarck Almanya'nın birliği sorununa, büyük Alman burjuvazisi ve kapitalistleşmekte olan Alman toprak ağalarının çıkarları temelinde yaklaşıyordu. Gelişmekte ve büyümekte olan Prusya'nın bu burjuva sınıfları, kendileri için gerekli olan pazar ve nüfuz alanı olarak ilkin bütün Almanya'yı görüyorlardı.Almanya birleştiği andan itibaren Avrupa'nın en büyük ulusal pazara sahip devleti olacaktı.İçpiyasanın bu büyüklüğü Alman kapitalizmine büyük bir atılım sağlayacağı ve üretici güçlerin muazzam büyümesine neden olacağı açıktı.Zaten bundan dolayı komşuları tarafından birleşmesi istenmiyordu.İşte Bismarck gücünü Almanya'nın birleşmesinden çıkarı olan Prusya'nın bu egemen burjuva sınıflarından alıyordu.


Abdullah Öcalan için ise durum tamamen farklıdır. Öcalan ülkesinin sömürge bir statüye sahip olduğu tarihsel koşullarda dünyaya geldi.Sömürge Kürdistan zayıf ve zayıf olduğu kadar da bağımlı bir bir burjuvaziye sahip olduğu için, Kürt burjuvazisi ulusun birliği için  tarihsel olarak ortaya çıkacak durumda değildi. Kürdistan'da ama özellikle de Kuzey Kürdistan'da ulusun birliği fikri hep halkın içerisindeki güçler tarafından gündeme getirildi ve uğruna mücadele edilecek bir tarihsel ve politik talep olarak ortaya kondu.İşte Öcalan halk içerisinden doğup gelişen bu ulusun birliği fikrini, halk güçlerine dayanarak gerçekleştirmeye çalıştı/çalışıyor. 


Bu noktada Öcalan gücünü halktan almaktayken, Bismark büyük Prusya burjuvazisinden alıyordu ama bu durum onların aynı biçime sahip bir strateji uygulamasına engel teşkil etmemiştir.Öcalan'ın uyguladığı politika , Bismarck'ın politikasının bir tür devrimci versiyonudur.


Bir politik hareketin kendi çıkarlarının tarihsel temelini genişletebilmesi ve bu temelde denge politikası uygulayabilmesi için, herşeyden önce içerisinde yeraldığı konjonktürün birbirine düşman iki kamp olarak bölünmesi zorunludur.Bismarck döneminde bu düşman kampın oluşumunu III.Napolyon sağladı.

"Fransa'nın politik tecritten çıkıp ve Kırım Savaşı ile Kutsal İttifak'ı dağıtmasının yeni bir güç ilişkilerinin ve sürecin kapısını araladığını ve bu temelde Prusya'ya büyük tarihsel fırsatlar sunduğu gerçeğini ilk kavrayan Almanya'da Otto Von Bismarck oldu.Ama Bismarck'ın Prusya Kralı'nı ve bürokrasisini yeni bir politikaya inandırması gerekiyordu.Çünkü Prusya'nın egemen politik anlayışı, Prusya'nın güvenliğini ve değerlerinin korunmasının Avusturya liderliğine bağlı olduğunu ve bu liderlik kaybolursa bunları koruyamayacağı inancı üzerine kuruluydu.Bismarck büyük bir Fransız yayılmacı tehditinin olduğu 1815'lerde bu durumun anlaşılır olduğunu ancak kırk yıl sonra Prusya'nın Avusturya'ya bu noktada ihtiyacı olmadığını düşünüyordu.Avusturya ile ittifak anlayışı Almanya'nın birliğini engellemişti.

 

Kutsal İttifak ilk başlarda Prusya ve Avusturya için rejimlerin iç tehditlere karşı bir güvenlik şemsiyesi olarak düşünülmüştü.Bismarck'a göre içeride ciddi bir tehdit olmadığı halde Prusya'nın bu ittifak aracılığı ile Avusturya'ya bağlanması anlamsızdı.Avusturya,Prusya'nın Almanya'da egemen olmasını hiçbir zaman istemeyeceğine göre,Bismarck'ın stratejisi Avusturya'nın her fırsatta zayıflatılmasından ibaretti.Bismarck Prusya'nın Almanya'da en güçlü devlet olduğunu,Rusya ile ilişki için Kutsal İttifak'a ihtiyacı olmadığına inanıyordu ve Avusturya'yı da bir ortak değil,Alman birliğinin önünde bir engel olarak görüyordu.

 

Alman birliğinin gerçekleşmesi iki devletin aleyhineydi:Avusturya ve Fransa. Jeopolitik çıkarlar devletler arasındaki ilişkilerde en güçlü bağdır.Almanya'nın birliği noktasında, Fransa ve Avusturya'nın ortak hareket etmesi ve bu süreci durdurması kadar doğal bir hareket olamazdı.Bunun bilincinde olan Bismarck her iki devletin Prusya'ya karşı ortak bir politik eksen oluşturmaması için bir zamanlar Richelieu'nün Fransa'da uygulamış olduğu politikayı kullandı." 

(Kemal Erdem, Kürdistan'da Devrimci Savaş ve PKK'nin Siyasi ve Askeri Stratejisinin Yapısı Üzerine,Devrimci Bülten Sayı 55) 


III.Napolyon Viyana Kongre düzeninin temellerini, özellikle Avusturya'ya karşı düşmanlık temelinde yoketmeye çalışırken,Almanya için yeni bir tarihsel fırsatın da kapısını aralıyordu.Fransa-Avusturya düşmanlığı, Almanya üzerindeki baskının zayıflaması ve Prusya'nın araya girerek bu zayıflıktan yararlanmak için büyük bir fırsat yaratıyordu.Ama Prusya'nın yerleşik devlet düşüncesinde,Prusya'nın güvenliği Avusturya'nın hegemonyasının kabulü ve onun ile stratejik bir ilişki üzerine ve de Fransa'ya karşı da tamamen düşmanlık üzerine  kurulduğu için, her iki devlet arasına stratejik denge konumu temelinde yerleşmeye izin vermiyordu.O günün koşullarında Avusturya ile bir düşmanca ve Fransa ile taktik olarak da olsa dostça bir politik pozisyon almak oldukça güç bir durumdu.


Bismarck'ın politikası ilkin Prusya devletinin zirvesinde  büyük bir politik direnç ile karşılaştı.Ama III.Napolyon'un on yıl bir zaman zarfında Avrupa'da Viyana Kongre düzenini zayıflatmak ve sonunda yoketmek için uyguladığı politikaların sonuçları anlaşılmış olacak ki, Prusya Kralı Başbakanlığı Bismarck'a verdi.


Bismarck'ın Almanya'nın birliği için planı basitti: Almanya'nın sol tarafından (Avusturya) başlayacak olan stratejik sefer, sağ taraftaki (Fransa) düşmanın yenilmesiyle tamamlanacaktı ve bütün mesele herbiri ile ayrı ayrı karşılaşarak , ikisinin tek bir cephe oluşturacak şekilde yanyana gelmesinin engellenmesi üzerine oturuyordu.Avusturya ile ilişkiler stratejik düzeyden taktik düzeye indirgendi ve Fransa ile düşmanlıktan taktik olan bir dostluğa yükseltildi. Bu stratejik pozisyon Avusturya ile savaşılırken, Fransa ile geliştirilen taktik dostluk ilişkileri sayesinde Fransa'nın oyalanmasına yarayacaktı.


Normal koşullarda III.Napolyon bu tuzağa düşmezdi.Richelieu'den beri Fransa'nın korktuğu Almanya'nın birliğine götürecek bir Prusya zaferini III.Napolyon kabul etmezdi.Bismarck da bunu biliyordu.Bir Prusya-Avusturya savaşında, Fransa'nın hareketsiz tutulması için çok yaratıcı bir politika gerekiyordu yoksa aksi halde Prusya eskisinden daha kötü bir duruma düşerdi. Bismarck'ın bu politikası başarısızlığa uğrasaydı tarihin gidişatı belki de farklı olacaktı.


Bir Prusya-Avusturya savaşı sırasında, Fransa'nın arkadan müdahale etmesini engellemek için Bismarck, III.Napolyon'a Fransa'nın kuzeyindeki ülkeleri ele geçirmesini (Belçika gibi)  önerdi. III.Napolyon İngiltere ile savaş nedeni demek olan bu politika ile ilgilenmedi.Ama Bismarck'a bir Prusya-Avusturya savaşında tarafsız kalacağı yalanını söyledi. Düşüncesi Avusturya'nın Prusya'yı yeneceği yanlış düşüncesine dayanıyordu.Böylece Fransa kurtarıcı olarak Almanya'ya girerek,Prusya'yı kurtarma görünümü altında Almanya'yı baskı altına alacaktı ve birliğini engelleyecekti.Bismarck III.Napolyon'un bu planını farketti ve herşeyin biraz da pamuk ipliğine bağlı olduğu bir askeri plan hazırladı.Buna göre Prusya hızlı bir şekilde Avusturya'yı yenerek, Fransa karşısında mevzilenecekti ve sürekli olarak Prusya'nın güçlü olduğu bu durum, Fransa üzerinde caydırıcı olabilecekti.Bu planda insiyatif sürekli Bismarck'taydı.


Gerçektende Avusturya'yı hızlı yenen Prusya,Fransa'nın savaşa girmesini önledi. Daha sonra bir politik hile ile Fransa'nın kendisine saldırmasını sağlayarak ve bütün Alman konfederasyonunun desteğini alarak Fransa'yı yenilgiye uğratarak Almanya'nın birliğini gerçekleştirdi.Böylece Bismarck soldan başladığı seferini sağda bitirdi ve bunun karşılığı olan tarihsel ödül de Almanya'nın birliği oldu.


Abdullah Öcalan'a gelince, onun pozisyonu da ilginç bir şekilde Bismarck'ın pozisyonuna benzemektedir.O PKK'nin yeni stratejik pozisyonu için, Kürt burjuvazisini değil içerisinde yeraldığı devrimci hareketi ikna etmek zorunda kaldı.


PKK iki kutuplu bir dünyada kuruldu ve Batı'nın müttefiki bir ülke olan Türkiye'yi hedeflediği için, Batı ile karşıt ve Sovyet kampına stratejik olarak daha yakın bir konumlanmaya sahipti.Sovyet kampının çöküşünden sonra ve 1990'lı yılların sonlarına doğru Batı'nın Ortadoğu'ya giderek güçlü bir şekilde müdahale etmeye başlamasından sonra, eski çizgi giderek çıkmaza girdi. Hem stratejik hem de taktik olarak bir düzenleme yapmak gerekiyordu.Bu düzenlemede Batı cepheden karşıya alınmadan taktik bir ilişki geliştirilecek güç olarak da görülüyordu.Yine İran ve Suriye gibi rejimler ise, gerekirse savaşılacak rejimler olarak görülüyordu.Bu yeni bakış açısına göre Kürdistan'ın tek bir parçasına (yani Kuzey'e) saplanıp kalmanın bir anlamı yoktu. Kürdistan'ın hangi parçasında mücadelenin yükseltileceğine ve diğer parçalardaki mücadelenin dönemsel olarak askıya alınacağına konjonktür karar verecekti.


Bu yeni çizgiye göre, Kürdistan'ın bir parçasındaki savaş sırasında diğer parçadaki devletlerle mücadelenin ise zaman zaman askıya alınması gerekliydi ve bunun için esnek bir yeni  politika gerekliydi. Bu politik  esneklik ise sadece reformların öne çıkarılmasıyla  elde edilebilirdi. Reformlar üzerinden bazı devletler ile zaman zaman ateşkesler ve geçici barış süreçleri yapmak  ve de böylece bir devlet ile savaşılırken başka devletleri bu temelde oyalamak mümkün hale gelmekteydi.


Devrimci taleplerden ziyade önce reformaların öne çıkartılması, devletin yıkımını hedeflemekten ziyade önce onun demokratik dönüşümünün  hedeflenmesi, devrimci hareketin hiç de kabul edeceği bir fikir değildi.Öcalan bu noktada parti içerisindeki bazı önder kadroları dahi ikna etmede güçlük çekti.Hatta bu satırların yazarı da, zamanında Sayın Başkanı sert bir şekilde eleştirdi ve bu satırları biraz da özeleştiri olarak kabul etmek gerekir.


Yeri gelmişken belirtelim ki, PKK'nin geçmiş olduğu bu dar boğazdan Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) de geçmek zorundadır.Türkiye'nin Batı ile stratejik ilişkilerinden dolayı TDH çok keskin Batı karşıtı bir pozisyona sahip oldu. Jeopolitik güç ilişkilerinin küresel ölçekte yeniden dağılımının gerçekleştiği ve Türkiye'nin Erdoğan ve AKP iktidarı ile Batı'dan stratejik olarak kopup ve Doğu'ya kaydığı bu tarihsel momentte,TDH'nin Batı'yı cepheden karşısına alması ve devrimci mücadelesini bu temelde yürütmesinin tarihsel sonuçları stratejik felaket olacaktır.TDH AB üzerinden Batı ile taktik bir ilişki geliştirmek zorundadır (Bunun tarihsel çerçevesiyle ilgili olarak "Siyasi ve Askeri Çizginin Birliği Ne Anlama Gelir?" adlı makaleme bakılabilir). 


Kürdistan'ı baskı altında tutan bütün devletler anti-demokratik bir yapıya sahiptiler ve  önce reformaların öne çıkarılması Kürdistan'ın dışında bu ülkelerin demokratik hareketleriyle de geniş bir politik alanda birliktelikler geliştirme imkanı da verecekti. 


Öcalan önce PKK'yi Demokratik Cumhuriyet sınırına çekerek, Türkiye'nin AB reformları yapması için politik alanı uygun hale getirerek,AB üzerinden Batı ile bir taktik ilişki kurdu.Bu taktik ilişkiyi, PKK'yi konfederal (PKK, PDÇK, PJAK ve PYD)  bir şekilde yapılandırarak ve sadece PJAK'ın İran'ın demokratik dönüşümünü temel alan bir silahlı mücadeleyle birleştirdi.Bu durum İran ile Batı arasında, İran'ın nükleer programı çerçevesinde gelişen çelişkiye dahil olması ve Batı'nın stratejik tahtasında kaçınılmaz olarak yeralması anlamına geliyordu.


Bu stratejik planının en büyük özelliği, Türkiye'nin reform yaptıkça AB'ye ilerleyecek olmasıydı ve Batı ile düşmanlığı olan bir İran ile statükoyu koruma adına Türkiye'nin bir  çaba içerisinde olmayacağı varsayılıyordu. Bundan dolayı Öcalan Bismarck gibi soldan (İran) başlayan,Rojava'dan geçen ve Kürdistan'ın sağ tarafında (Türkiye) biten bir stratejik plan tasarladı. 2003'ten sonra önce Irak'ın ve 2011'de de Suriye'nin içsavaşa sürüklenmesiyle, Öcalan'ın stratejik planı daha çok Bismarck'ınkine benzemeye başladı.Bismarck gibi Öcalan da sol taraf (İran) ile savaşırken sağ tarafı (Türkiye) oyalamak için yeni taktiklere ihtiyaç duydu/duymaktadır.


Bu stratejik plan doğru olmasına karşın ilginç gelişmeler ortaya çıktı.AKP'nin 2002'de hükümete gelmesi, Türkiye'nin hızlı bir şekilde Batı'ya yanaşacağı yanılsamasını güçlendirdi.Ancak zaman içerisinde bunun doğru olmadığı , aslında AKP'nin bir politik aldatmaya başvurduğu ve amacının Türkiye'yi stratejik olarak Batı'dan koparmak ve İran'ın da bulunduğu Doğu emperyalist kampına yeni bir faşist rejimin inşasıyla birlikte konumlandırmak olduğu ortaya çıktı.Bu durumda Öcalan'ın planı işlemezdi.Çünkü İran ile savaşırken Türkiye'yi tutacak bütün uluslararası çapalar (AB üyelik süreci, NATO müttefikliği vs.) geçersiz hale gelmekteydi.


Bu durum karşısında yeni önlemler gerekliydi.Batı ile ilişkilerin AKP'yi gemlemeye yetmediği bir durumda Türk iç politikasında etkili bir araç gerekliydi, ki HDK ve HDP projesi böyle ortaya çıktı.Yüzde on barajını aşabilecek bir parti,AKP'nin tek başına hükümet olma durumunu yokedeceği için ve bir hükümet krizine yolaçacağı için,PKK'nin İran ile savaşırken Türkiye'nin hareketsiz tutulmasını sağlayabilirdi. 


Erdoğan Öcalan'ın bu hamlesine faşist bir yeni rejimin inşasına hız vererek karşılık verdi ve bu temelde bir sürü faşist yasa çıkardı.MİT'in siyasi polis haline getirilmesinden tutalım da İç Güvenlik Yasası'nın çıkarılmasına kadar vs. Erdoğan bir PKK-İran savaşında Türkiye'nin hareketsiz kalmayacağını ve bunun gelecekte kurmak istediği faşist rejim için bir felaket olacağını,İran'ın devlet olarak yıkılmasından sonra sıranın kendisine geleceğini bildiği için, bir İran-PKK savaşında asla hareketsiz kalmayacaktır ve bundan dolayı her yolla HDP'yi ezmeye çalışacaktır, ki bu noktada da HDP Erdoğan'ı durduramayacaktır.


Abdullah Öcalan'ın Bismarck gibi soldan başlayıp ve sağda seferini bitirmesi, Türkiye'nin iç politik evriminde yaşanan gelişmelerden dolayı neredeyse imkansız hale gelmiştir.Tarih Öcalan'a daha çok sağdan (Türkiye) başlayıp ve solda (İran) bitirme seçeneğini dayatmaktadır. Tarihsel karşılığı olmayan bir stratejik planda ısrar etmenin sonuçları tek kelimeyle felaket olur.AKP'nin politik aldatmasının kodları çözülmeden ise bu durumun bilincine varmak da mümkün değildir.


Abdullah Öcalan ve PKK'nin ısrarla bir barış süreci ile Türkiye'yi oyalayarak İran'a vurma taktiği, biraz da Batı'nın IŞİD aracılığıyla Rojava'yı rehin almasından kaynaklanan bir durumdur.Batı'nın IŞİD'i Duhok Anlaşması sonrasında Rojava'dan çekmesi ile PKK'nin İran ile ateşkesi bozma eğiliminin güçlenmesi arasında bir ilişkinin olduğunu varsaymak gerekir.Ama Türkiye ile bir ateşkes elde edilip ve İran , Suriye ve Irak'ın yanına gönderildiği andan itibaren  Batı, Rojava'da yaptığı gibi serbest kalan bir IŞİD,Türkiye, İ ve I-KDP ve İran rejiminin işbirlikçileri vs. aracılığıyla PKK'yi boğma politikasına geçecektir.Rojhilat'ta bütün karşı-devrimci güçler ile PKK'yi kuşatan Batı, Rojava'da PYD'yi de PKK'den kopartmaya çalışacaktır.


Kürdistan devriminin problemleri,Kürdistan'ın herhangi bir parçasından bölge politikasına bağlanan bir düşünceden ziyade,ancak bölge politikasından herhangi bir parçaya bağlanan bir düşünceye dayanarak doğru bir şekilde çözülebilir. Sayın Başkan'ın Demokratik Konfederalizm politikasının temel ruhu, Kürdistan devriminin güvenliği ile onun etrafındaki ülkelerin demokratikleşmesi eğer bu mümkün değilse, devrimin düşmanlarının onun etrafında birbirini destekleyecek bir politik açı oluşturmalarının bertaraf edilmesi üzerine oturur.


Rojava devriminde gördüğümüz gibi (bu devrimin teorik dersleri hala daha çıkarılmamıştır ve bir teorik görev olarak önümüzde durmaktadır) , iktidarın alınmasıyla birlikte, bütün karşı-devrim aralarındaki çelişkilere rağmen taktik birliktelik oluşturarak (Batı Emperyalistleri,Türkiye, IŞİD,El Nusra,KDP vs.) bir boğma hareketi gerçekleştirmeye çalıştılar.Aynı durumun Rojhilat'ta olacağından kuşku yoktur.


Stratejinin en önemli prensibi, sürekli olarak güçlü olma prensibidir.Bismarck , III. Napolyon'u bu prensip ile bir Avusturya-Prusya savaşında tarafsız tutabilmiştir. Ama Sayın Başkan'ın Türkiye'yi hareketsiz tutup ve   önce İran'a vurma taktiği, stratejinin bu önemli prensibi ile çelişki halindedir. Çünkü Türkiye Batı'dan koptuğu için tutulamamaktadır.KDP Ulusal Kongre taktiği ile tecrite alınmamıştır ve bu belirsizlikten dolayı İran PKK'ye karşı gerilmiş haldedir.Üstelik Demoklesin Kılıcı gibi,IŞİD Rojava'nın üstünde sallanmaktadır. (Bu nokta ile ilgili olarak daha fazla bilgi için "PKK ve Ortadoğu Devrimi" adlı makaleme bakınız).


Öcalan ile Bismarck'ı genel olarak şu şekilde karşılaştırmak mümkündür: 

1- Tarih her iki liderin omuzlarına ülkelerinin birliğini gerçekleştirmek gibi büyük bir görev yüklemişti.Bu durum bizzat uluslarının tarihsel durumu tarafından belirlenmiş ve dayatılmıştı.


2-Her iki lider aynı görevi birbirine zıt sınıflara dayanarak gerçekleştirmek zorundaydı.


3-Her iki liderin temsil etmiş oldukları uluslar, güçlü devletler ve bu devletlerin yeraldığı güçlü ittifak sistemleriyle çevriliydiler.


4-Her iki lider başka devletlerin zararına bu birliği gerçekleştirmek zorundaydılar. Her iki lider varolan güç dengesini tek  yıkmak ile değil , yerine kendi uluslarının tarihsel çıkarlarıyla uyumlu bir düzen getirmekle de yükümlüydüler.


5-Bismarck Kıta Avrupası'nda Almanya'nın birliğini devrimi uyandırmadan gerçekleştirmek istiyordu.Çünkü Almanya'nın egemen sınıflarının Avrupa'daki egemen sınıflar ile yaygın bağları vardı ve onlarla ortak çıkarlara sahiptiler. Öcalan ise tam tersine, Ortadoğu'da halk devrimlerine bağlanan reform ve devrim süreçlerini harekete geçirerek Kürdistan birliğini gerçekleştirmek istiyor.


6- Her iki lider ülkelerini çeviren devletler ile bütün ilişkilerini taktik çerçevede tutan bir stratejik plan temelinde hareket ederlerken, başka bir güce stratejik olarak bağlanmayı reddetmektedirler.


Her iki liderin teorik olarak karşılaştırılması, içerisinden geçtiğimiz süreci anlamamıza belki de yardım edecektir. Kürt Özgürlük Hareketi'nin bazı güçler ile "çelişkili ve aynı zamanda taktik içiçelik" oluşturan görünümü, bizzat uygulanan denge politikasının karakterinden kaynaklanmaktadır.


|
_ _