[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  26-06-2022 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 61(1) }
| Devrimci Bülten

ERDOĞAN DARBESİ VE ERGENEKON KOMPLOSU


7 Haziran 2015 Genel Seçimleri'nden sonra, yaşadığımız süreç, bir tür "Erdoğan'ın Bonapartist Darbesi'nde İkinci Perde" görünümündedir. Erdoğan, Gülen Cemaati ile ittifak halinde ve Ergenekon Komplosu aracılığıyla 2006 - 2011 arası, bir tür "üstü örtülü darbe" gerçekleştirmiş ve 2011 yılından itibaren Gülen Cemaati ile ittifakını alttan alta çözerek Başkanlık biçimi altında Tek Adam Diktatörlüğü'ne doğru yönelmiştir.Cumhurbaşkanlığı seçimi ile bu Tek Adam Diktatörlüğü'ne fiilen geçmiş ve bu temelde bütün Anayasa'yı ve hukuk sistemini ya da genel olarak rejimi de kendi fiili konumuna uygun hale getirmek istemektedir. 


Bu noktada Erdoğan'ın Tek Adam Diktatörlüğü, onun Gülen Cemaati ile ittifak halinde yaptığı ve iktidarın iplerini tam ele geçirdiği Ergenekon Komplosu'na dayanmaktadır.Ergenekon Komplosu "seçim meşruluğu" ile örtülmüş bir "sivil faşist darbedir" ve niteliği itibariyle ancak Nazi Almanyası ve İtalyan faşizmi vb. ile karşılaştırılabilir.Nasıl Ergenekon Komplosu Darbesi'nin üzerine seçim meşruluğu geçirildiyse aynı şekilde Tek Adam Diktatörlüğü'ne de 7 Haziran seçimleriyle seçim meşruluğu geçirilmek istendi.Ancak HDP'nin yüzde on barajını aşarak AKP'nin tek başına hükümet olmasını önlemesiyle, Erdoğan'ın Başkanlık biçimi altında Tek Adam Diktatörlüğü'nün hukuki biçimi geçici olarak önlense de, Erdoğan Başkanlık ısrarında devam ederek hem ülkeyi tekrar seçime götürmekte hem de içsavaşa sürüklemektedir.


Erdoğan herkesin gözünün içine bakarak "darbe yaptım ve rejim değişti" diyor ve  hala daha bazıları "ne oldu da rejim değişti?" diye soruyor. Allah akıl fikir versin "ne oldu da rejim değişti" diyenlere! İnsanın içinden "size herşey müstahaktır" diyesi geliyor! Erdoğan böyle soranlardan daha dürüst ve en azından yaptığı darbeyi kabul ediyor! En son olarak da bunu anlamayanlara, 15 Ağustos 2015 tarihinde tekrar açıkça  söyledi ve gelecek seçimlerdeki beklentisini de açıkça ifade etti: 

"İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye'nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir.Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir Anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir." (Erdoğan, 15 Ağustos 2015) 


Türkiye'nin yönetim sistemi, Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasıyla değişmedi ama Ergenekon Komplosu ile Kemalistler ve özellikle Ordu bastırıldığı zaman aslında değişti. Erdoğan herkesin  gözünün içine baka baka darbe yaptı. Buna bazı liberal çevrelerde "post-modern darbe"  yani "çaktırmadan" yapılan darbe  deniliyor.


Peki bu "post-modern" ya da "çaktırmadan" darbe nasıl oldu? 


Hiç kuşkusuz halka ve muhalefete karşı uygulanan psikolojik ve özel savaş yöntemi ile bu darbe gerçekleştirildi. Darbe süreci, kuvvetler ayrımının ortadan kaldırılması ve medyanın büyük oranda ele geçirilmesiyle birlikte ilerlediği için, darbe sürecinde uygulanan bütün pratikler, yeni bir algı oluşumu ve yönetimi ile seçimlere kanalize edilerek ve halkın tercihi büyük oranda manipüle edilerek, yüksek oranda oy elde etme sürecine bağlandı.AKP-Gülen Cemaati'nin gerçekleştirip ve Kemalistler'in üzerine attıkları bütün eylemler, psikolojik operasyon  ile yüksek oranda oy elde etmenin kaldıracı olarak kullanıldı. Bundan dolayı Erdoğan ve AKP iktidarının hiçbir meşruiyeti söz konusu değildir.


Erdoğan'ın Tek Adam Diktatörlüğü'nü eleştiren ama bu diktatörlüğün Ergenekon Komplosu ile köşe taşlarının döşenmesini gözardı eden ve bu komplonun derinliklerine inmeyen hiçbir ideolojik ve politik tutumun  samimiyeti ve tutarlılığı yoktur.Erdoğan ve AKP'nin ve yine bir zamanlar saz ortakları olan Gülen Cemaati'nin bu komplodaki rezillikleri ortaya çıkarılmadan ve teşhir edilmeden, bu siyasi yapılar ile mücadele etmenin de imkanı yoktur. Çünkü bu faşist siyasi yapılar, bugünkü meşruiyetlerini bu komplodaki rollerinin saklanmasından almaktadırlar ve bu komplodaki olaylarla ilişkilendirmeleri (örneğin bir Hrant Dink ve Muhsin Yazıcıoğlu  suikastleri gibi) , toplumsal meşruiyetlerini yitirmeleri için yeterlidir.


Hem 2014'teki yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri hem de 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri açık bir şekilde göstermiştir ki, Ergenekon Komplosu'nu ve bu komplonun darbe mekaniğini gözardı ederek Erdoğan ve AKP ile hesaplaşmanın mümkünatı yoktur.Ergenekon Komplosu'nun darbe mekaniğinin gözardı edilmesi hep Erdoğan'ın işine yaramakta ve en sonunda "ne oldu da rejim değişti?" komedisine dönüşmektedir.Bu noktada HDP de dahil muhalefet partileri çok yetersiz bir politik profil sergilemektedirler.Hatta bu noktadan bilerek uzak durmaktadırlar, ki bu çok büyük bir hatadır.Aynı durum PKK için de geçerlidir.


7 Haziran Genel Seçimleri'ni kendi Başkanlığı için bir referanduma dönüştüren Erdoğan, bu amacına HDP'nin barajı aşmasından dolayı ulaşamayınca, giderek halkı ve muhalefeti esir alan ve kendi Başkanlık talebi kabul edilinceye kadar bir içsavaş durumu hatta gerekirse bir dış savaş durumu yaratan bir politikaya yöneldi.HDP üzerinde devlet terörü ve PKK ile savaş ile milliyetçi oyları AKP'de toplamak isteyen Erdoğan aynı zamanda, MHP'yi CHP'den ve bu sonuncusunu da HDP'den daha da uzaklaştıran ve de bundan dolayı bütün muhalefeti bölen bir politika da uygulamaktadır,ki bu politikanın başarılı olduğu gözükmektedir.


7 Haziran Genel Seçimleri ve bu seçimin sonucunda ortaya çıkan koalisyon seçeneği, aynı zamanda CHP'nin çizgisinin yanlışlığını da ortaya çıkarmıştır. CHP'nin MHP ve HDP ile AKP'ye karşı blok kurma anlayışı, MHP'nin HDP ile her türlü işbirliğini reddeden yaklaşımı ile geçersiz hale gelmiş ve  PKK ile savaşın tekrar başlamasıyla da tamamen imkansız hale gelmiştir.Erdoğan içsavaş senaryosu ile hem karşı cepheyi bölmüş hem de gelecek seçimde daha fazla oy alma imkanı yaratmaya çalışmıştır.Gelecek seçimlerde de aynı tablonun devam etmesi durumunda dahi, muhalefetin bölünmüş olmasından dolayı iktidarını devam ettirme olanağına sahiptir.


Erdoğan tepeden tırnağa faşist ve militarist bir yapı yaratarak, seçim yoluyla iktidardan inmesinin de bütün yollarını kapatmış durumdadır ve muhalefete silahın ve şiddetin dışında hiçbir seçenek bırakmamaktadır. Bu  yeni duruma adapte olabilecek iki siyasi aktör söz konusudur: Türkiye Devrimci Hareketi ve PKK. MHP AKP ile ideolojik ve politik yakınlığından dolayı AKP'ye karşı şiddet kullanamaz hatta Erdoğan ve AKP, zor koşullarda onu koltuk değneği olarak kullanmak istemektedirler.CHP'nin ise şiddet kültürü ve anlayışı söz konusu değildir. HDP'nin şiddet anlayışı yoktur ama sürekli devlet terörüne maruz kalmasından dolayı, diğer partilerden daha fazla deneyime sahiptir ve bu durum ona büyük bir avantaj sağlamaktadır.


Devrimci ve demokratik hareket ile  AKP'nin dışında hiçbir siyasal hareket, iktidar mücadelesinde gerekli olan yumuşak (HDP) ve sert (PKK) güçlere sahip değildir.Bu ikisinin birlikteliğinin sayısız kombinezonu olabilir ve içine girdiğimiz süreç büyük bir devrimin kapısını da aralayabilir.Ama hem HDP'nin hem de PKK'nin eksiklikleri ve yer yer yanlış politikaları, konjonktürün devrimci ve demokratik hareketin lehine gelişmesini engellemektedir.


Halbu ki "Türkiye'lileşmek" noktasında HDP'nin eline çok büyük bir fırsat geçmişti ama "sol sekter" yaklaşım ve devrimci-demokratik hareketin geleneksel hatalı yaklaşımı bu fırsatın heba edilmesine ve biraz da Erdoğan'ın istediği gibi bir siyasetin yürütülmesine neden oldu/olmaktadır.HDP'nin bu hatalı politikalarının altında da Ergenekon Komplosu'nun yeterince anlaşılamaması yatmaktadır.Bu komplonun anlaşılamaması HDP'yi kısır bir taktik döngü içerisine sürüklemiştir.


Ergenekon Komplosu'nun stratejik amacı,Kemalist Ordu'nun ve yine sivil alanda Kemalistler'in bastırılarak iktidarın tamamen ele geçirilmesiyken, önemli bir taktik ayağını da bastırılan bu asker-sivil Kemalistler'le, liberal, demokrat, devrimci ve Kürt Hareketi'nin her ne koşul altında olursa olsun bir araya gelmesinin önlenmesi ve aralarının sürekli açık tutulması oluşturuyordu.Bu noktada liberal, devrimci, demokrat ve Kürt Hareketi'ni hareketsiz tutmak ve Kemalistler'e yaklaşmalarını önlemek için, "Kürt Sorunu'nda Açılım" taktiği gündeme getirildi. Nasıl devlet içerisindeki Aleviler tasfiye edilirken "Alevi Çalıştayı" perdelemesi kullanıldıysa, başta Kürt Hareketi olmak üzere devrimci ve demokratik hareketi kuşatmak ve bastırmak için de "Açılım" taktiği kullanıldı. Kemalistler'in psikolojik operasyon aracılığıyla hayali "Ergenekon Terör Örgütü" ile ilişkilendirilmeleri (geçerken belirtelim ki, gerçek "Ergenekon'cular" AKP Gladyosu ve siyaseti ile kaynaştılar çünkü ideolojik kodları aynıdır) , devrimci-demokratik hareketin Kemalistler ile her koşulda yanyana gelmelerinin önlenmesi ve her birinin ayrı ayrı kuşatılarak tasfiye edilmesi içindi.Erdoğan ve AKP'nin bu taktiğini Gezi Direnişi bozdu.Gezi'de bu kesimler yan yana geldiği ve Erdoğan ve AKP'ye karşı tek bir blok oluşturma potansiyeli oluşturduğu için, Erdoğan'ın büyük bir korku ve panik yaşamasına neden oldu.Aslında Gezi Direnişi bütün devrimci-demokratik harekete yol gösterdi ve bir tür mesaj vermeye çalıştı ama hareket bu mesajı almadı ya da alamadı.


AKP ve Gülen Cemaati'nin hem Ordu içerisinde hem de sivil alanda bastırmış olduğu Kemalist unsurların ezici bir kısmı Türkiye'nin AB'ye üyeliğini savunan kesimlerdi.Bu kesimler psikolojik hareket ile "Batı-karşıtı" gösterilerek tasfiye edildi ve aslında amaç, "Batı-karşıtlarını" tasfiye etme görünümü altında, "Batı-taraftarlarını" tasfiye ederek,Türkiye'yi Batı'dan stratejik olarak kopartmaktı. Bu planın işleyebilmesi için, devrimci,demokrat ve Kürt Hareketi'nin Kemalistler'den   her koşul altında koparılması ya da uzak tutulması gerekiyordu.


AKP'nin bu taktiğinin boşa çıkarılması için yapılacak tek şey, değneyi dikkatli bir şekilde Kemalistler'e doğru bükmek ve bu bükmeyi AKP-Gülen Cemaati'nin Ergenekon Komplosu'ndaki rollerini açığa çıkartarak teşhir etmek ama bu hamleyi, AB'ye üyelik politikasıyla birleştirmektir.Böyle bir fırsat HDK ve HDP'nin ayağına 2013 yılının sonlarına doğru,Cemaat'in 17 ve 25 Aralık 2013 hamlesiyle geldi ve Ordu ve Kemalistler'e yapılanın bir komplo olduğu ortaya çıktı.Tam bu sırada HDP, komplonun alçaklıklarını,adaletsizliklerini gündeme getirip ve bunun üzerinden Kemalistler'e yaklaşacağı yerde,pasif ve hareketsiz kalarak aslında AKP'nin bir tür yedeğine düştü. Kemalistler üzerinden "Türkiye'lileşeceği" yerde, sadece Demokratik Özerklik perspektifine hapsolan bir politik profil izledi. Sanki AB'ye üyelik politikası Demokratik Özerklik politikasına engeldir! HDP'nin bu yanlış tutumu, CHP içerisindeki sosyal-demokrat tabanın ve Kemalistler'in CHP'ye tekrar sığınmasına neden oldu.


AB'ye üyelik politikası üzerinden HDP , bir çok toplumsal katmana (Kemalistler, Aleviler, liberaller, geniş işçi ve emekçi kitleleri , esnaflar , muhafazakarların önemli bir kesimi vs.) açılabilirdi ve CHP sağa doğru yanaşırken, onun kitlesinin rahatsız olan kesimini kendi politik kanatları altına alabilirdi. AB'ye üyelik politikası HDP'nin Sosyalist Enternasyonal içerisinde daha aktif olmasına ve bu kurum aracılığıyla dış destek elde etmesine yarardı.Ama bugün bu kurumun yani Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcılığı'nın bir CHP'li olması (Umut Oran) , HDP için  utanç verici olmalıdır! 


Ergenekon Komplosu'nun adaletsizlikleri üzerinden Kemalistler'e zeytin dalı uzatma,akıllı bir şekilde AB'ye üyelik söylemi ile birleştirilseydi, hem Kemalistler'in milliyetçi tarafları törpülenirdi hem de HDP'nin ülkenin demokratikleşmesindeki samimiyeti noktasında hiçbir soru işareti kalmazdı ve CHP büyük bir kıskaca alınırdı.Çünkü Cumhurbaşkanlığı seçimleri gösterdiği gibi,CHP Muhafazakar-Milliyetçi cepheye de yüzünü dönmüştü ve Kemalistler'in önemli bir kesimi rahatsızdı.Ama HDP'nin alternatif olamaması ve hatası yüzünden, bu kesim istemediği halde CHP'nin yanında durmayı tercih etti ve  küçük bir kısmı HDP'ye yüzünü döndü.Eğer HDP 2013'te Gezi Direnişi ile başlayan olaylar zincirini iyi okumuş olsaydı,7 Haziran seçimlerinden yüzde 20'lik bir oyla çıkması hemen hemen kesindi ve CHP içerisini de tamamen karıştırmış olurdu.


Kemalistler ile yakınlaşma taktiğini, AB üyeliği sürecinin şampiyonluğunu ele geçiren bir söylem ile birleştiren bir HDP, dış politikada da güçlü bir desteğe sahip olurdu ve en azından kendisine yapılan terörün şiddetini zayıflatamasa dahi, Erdoğan ve AKP'nin bütün meşruiyetini elinden alarak,devlet terörünün bedelini ona fazlaca keserdi.Demokratik Özerklik programını, AB'ye üyelik ambalajı içerisine sarıp vermek varken (ki AB belirli bir noktaya kadar Demokratik Özerklik'tir ama hiç kuşkusuz Kapitalist Modernite içerisinde bir Demokratik Özerklik'tir ama bu benzerliğin, taktik olarak HDP tarafından akıllıca kullanılması zorunludur) , Parti bu programı kimseye anlatamadı ve anlaşılmaz kaldı.


HDP ile başlayan hatalar zinciri, ne yazık ki PKK ile devam etti.


PKK'nin Ergenekon Komplosu karşısındaki yanlış tutumu ve bu komplonun mantığını ve tarihsel işlevini tam olarak anlayamaması,onun Ortadoğu stratejisini sorunlu hale getirdiği gibi, bugünkü siyasetinin taktik yanlışlığının da temelini hazırlamıştır.Bu yanlışlık Erdoğan'a büyük bir nefes alma ve iktidarının ömrünü uzatma gibi bir olanağa da neden olmaktadır.


Hiçbir şey siyasetteki ezbercilik kadar kötü sonuçlar doğurmaz.Siyasetin doğası ezbercilik ile hiç bir zaman uyuşmaz ve bunda ısrar edenler büyük bir siyasi darbe yemekten kurtulamazlar.


Seçimlerden sonra AKP'nin milliyetçi oyları AKP'de toplamak için Barış Süreci'ni sonlandırması ve tekrar savaşa başvurması karşısında, PKK de hiç kuşkusuz karşılık vermek zorundaydı.Herkes PKK'yi niçin savaşa başvurduğu noktasında eleştirmektedir ama biz tam tersini söylemek istiyoruz: PKK AKP'nin savaşına karşı tam seferber olmayan bir savaş yürütmektedir.Bunun nedeni PKK'nin Ortadoğu stratejisinde yatmaktadır.


PKK İran ile Batı arasındaki çelişkiye göre konumlanarak (bu oniki yıldan beri böyledir) , Batı'nın ve İsrail'in İran'daki rejimi yıkma mücadelesine kendi açısından taktik olarak katılarak hem Batı'nın kendi üzerine tam gelmesini engellemek istemektedir hem de Türkiye ile Batı arasına çelişkiler sokmak istemektedir.Türkiye'nin AB'ye doğru yol alması ve PKK'nin Demokratik Cumhuriyet programı üzerinden Türkiye ile anlaşması, PKK'ye bütün askeri güçlerini İran'a kaydırma olanağı sağlayacaktı.Ama AKP Ergenekon Komplosu ile Ordu'yu bastırıp ve Türkiye'yi Batı'dan kopartmaya başlayınca, PKK ile AB üzerinden bu anlaşmanın hiçbir tarihsel temeli kalmadı.Ama PKK bu gerçeği görmek istememektedir ve hala Türkiye'nin NATO üyesi olduğu için Batı ile ters düşemeyeceği ve Erdoğan sorunu çözülünce tekrar Batı'ya yanaşacağı umudu içerisindedir.Bundan dolayı askeri gücünün çok küçük bir kısmını Türkiye'ye karşı seferber etmiş durumdadır.


7 Haziran Genel Seçimler'inden sonra AKP'nin başlattığı savaşa PKK'nin verdiği karşılığa ve askeri stratejisine baktığımız zaman, öyle söylendiği gibi Demokratik Özerkliği hedefleyen bir Devrimci Halk Savaşı'nın stratejisine sahip değildir.Son dönemdeki çatışmalarda PKK'nin askeri stratejisi daha çok sabotaj ve yer yer karakollara ve diğer sivil hedeflere saldırarak bir tür "Sistemi Felçetme" ya da toplumun canını acıtarak, Erdoğan ve AKP üzerinde baskı oluşmasının sağlanarak masaya dönmesini ve Dolmabahçe Mutabakatı üzerinden bir anlaşmanın sağlanması içindir.PKK'nin Ortadoğu'daki siyasi ve askeri konumlanması daha çok Rojava ve Rojhilat ağırlıklı olduğu için, askeri gücünün çok az bir kısmını Türkiye'ye karşı konumlandırmış durumdadır. Bu stratejiden dolayı,Türkiye'ye karşı daha çok yumuşak güçleri (HDK,HDP,DTK gibi) kullanmakta ve sınırlı olarak da gerilla gücü ayırmış durumdadır. PKK Batı'nın da baskısıyla Türkiye'nin  kendisi ile anlaşacağı umudunu korumaktadır.


PKK'nin bütün bu yanlış analizi ve Ortadoğu'daki yanlış konumlanması, bir yandan Erdoğan ve AKP'nin işine yararken, öte yandan da PKK'nin patinaj yapmasına ve bundan dolayı zamanın stratejik olarak yanlış kullanımına neden olmaktadır.Her kim  zamanı stratejik olarak yanlış kullanır, o stratejik darbelere açık hale gelir ya da bunu ummalıdır.


Son dönemdeki çatışmalar,PKK'nin İran'a güçlü vurmak için Türkiye ile anlaşma aramasının yanlışlığını da ortaya koymuş durumdadır. Çünkü bir Türkiye-PKK savaşına,İran'ın dahil olmaması (ki bugüne kadar olmamıştır) tesadüf değildir.Ama bir İran-PKK savaşına Türkiye her koşulda dahil olacaktır çünkü Erdoğan ve AKP'nin yeni rejim inşasının önündeki tek engel PKK'dir. PKK'nin önce HDP'nin yüzde on barajını geçerek ve hükümet krizi yaratarak AKP ile anlaşma araması, sonra sınırlı bir savaş ile AKP'yi zorla masaya oturtma politikası iflasa mahkumdur.


Halbu ki İran ile ateşkesi uzatmak Türkiye ile ateşkesi uzatmaktan daha kolaydır.Türkiye ile kapsamlı bir savaşa tutuşurken ve bu temelde Erdoğan ve AKP iktidarını yıkarken İran'ı hareketsiz tutabilir.Hatta Türkiye'ye karşı savaşını Türkiye'nin AB'ye üyelik perspektifi ile birleştirerek ve bu politikayı HDP'nin AB'ye üyelik perspektifi ile koordine ederek, Türkiye toplumunun büyük bir kısmının sempatisini kazanabilir ve başta Kemalistler olmak üzere önemli bir kesimi HDP'nin etrafında toplayarak AKP rejimini yıkarak,İran'a güçlü vurmak için istediği anlaşmayı elde edebilir. PKK'nin istediği anlaşmayı ona Batı'dan stratejik olarak kopan ve İran'a yanaşan bir AKP veremez.AKP taktik anlaşma aranacak bir güç değil, yıkılması gereken bir güçtür.PKK'nin bütün bunları görmesini engelleyen durum ise Ergenekon Komplosu'nu anlayamamasıdır.


Şu andaki savaşın PKK açısından temel karakteri, toplumun canını acıtarak ve Erdoğan ve AKP üzerinde baskı kurulmasını sağlayarak tekrar masaya dönmelerini sağlamaya dönüktür.Bu savaş biçimi, Demokratik Özerklik blöfü ile birleştirilerek sonuç alınmak istenmektedir.İşin ilginç tarafı Erdoğan bu blöfü görmüştür ve PKK'nin kendisine tam seferber olamayacağını bildiği için de savaşa tutuşmakta bir sorun görmemektedir.


Bu noktada Erdoğan ve AKP , başta Cizre olmak üzere Kürdistan'ın başka yerlerinde PKK'nin Demokratik Özerklik blöfünden dolayı halka terör uyguladığı zaman ve gerilla bu devlet terörünü püskürtemediği zaman , halkta bir umutsuzluğa ve hayal kırıklığına neden olmuştur. Bu durumun yayılması durumunda , PKK'nin halk desteğini kaybetme durumu yaşanabilir. PKK'nin çok önemli bir sorunda blöf yapması doğru olmamıştır.

Aslında AKP'nin faşist rejimini durduracak tek güç, bütün olayların gösterdiği gibi PKK'dir.Ama PKK bunu, AKP'ye karşı topyekün savaş verdiği zaman  gerçekleştirebilir.Batı'nın Rojava'yı IŞİD aracılığıyla bir tür esir alması ve PKK'yi İran ile ateşkesi bozmak için sıkıştırması,PKK'nin AKP ile topyekün savaşa geçmesine engel teşkil etmektedir.Halbu ki Rojava'da KDP ya da bir bütün olarak Güney Kürdistan Yönetimi aracılığıyla taktik bir düzenleme ve IŞİD (Batı)  ile kendisi arasına Ulusal Kongre aracılığıyla KDP'nin yerleştirilmesi hem İran ile ateşkesin bozulması baskısını yokedecek hem de AKP'ye karşı topyekün seferber olma imkanına yolaçarak AKP'nin çok kısa bir zaman sonra düşmesine neden olacaktır.


Nasıl 12 Eylül Darbesi'ne PKK 15 Ağustos atılımı ile karşılık verdi, aynı şekilde Erdoğan Darbesi'ne karşı da , AB'ye üyelik politikası ile birleştirilmiş bir Demokratik Özerklik politikası temelinde geliştirilen bir topyekun savaş ile karşılık vererek Türkiye'nin demokratik devrimini gerçekleştirebilir ve bu politika etrafında Türkiye halkının büyük çoğunluğunu  toplayabilir. içinden geçtiğimiz süreç Türkiye'de bir demokratik devrim için uygun bir tarihsel ortama sahiptir.

Aksi taktirde hem Erdoğan'ın hem de AKP'nin kendileri açısından bu zor durumdan çıkarak, iktidarlarını  bir mucize olmaz ise en azı on ya da onbeş yıl daha sürdürme olanakları vardır.


Bu her halükarda PKK'nin hatası olacaktır !


DEVRİMCİ BÜLTEN


|
_ _