[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  26-06-2022 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 55 (3) }
| Devrimci Bülten

KÜRDİSTAN'DA DEVRİMCİ SAVAŞ VE PKK'NİN POLİTİK VE ASKERİ STRATEJİSİNİN YAPISI ÜZERİNE

K.Erdem


I-Giriş


Devrimci bir savaş hiç kuşkusuz devrimci bir politik stratejiye dayanır ve ancak onun ürünü olabilir.Ancak bu politik stratejiyi oluşturmak ve sürdürmek ve bunun gereklerine uygun olarak askeri strateji ve taktikleri yine gerekli politik esnekliği ve ilkeleri belirlemek oldukça güç olup ve de devasa boyutlarda bir entellektüel ve ideolojik birikim gerektirmektedir.Bu düzeye ulaşamayan hareketler bütünlüklü bir yapıya sahip olamadıkları için sürekliliğe de sahip olamazlar.

İçinden geçtiğimiz süreçte Kürdistan'daki savaş hem politik hem de askeri düzeyde çok az anlaşılmış durumdadır.Dikkatli bir gözlemci içinden geçtiğimiz bu ateşkes sürecinde dahi bu durumu kolayca farkedebilir.

Bugün bir çok politik çevrede,PKK'nin ateşkes süreci ile uygulmakta olduğu politika bir zayıflık gibi algılanmakta,devletin bu ateşkese karşı ciddi bir adım atmayışı da bu zayıflık duygusunun ve görünümünün gelişmesine neden olmaktadır.

O zaman haklı olarak şu soruyu sormak ve cevaplamak gerekmektedir: PKK'nin Kürdistan'ın özgürlüğü ve bağımsızlığı temelinde uygulamış olduğu politikanın ve savaşın bir mantığı var mıdır?Eğer var ise bu politikanın ve savaşın mantığı tam olarak nedir?

Biz bu soruya olumlu cevap veriyoruz.

PKK'nin Kürdistan'ın özgürlüğü ve bağımsızlığı noktasında uygulamış olduğu politikanın çok güçlü bir mantığı vardır ve de bu politikanın tarihte bir çok örneği mevcuttur.PKK Realpolitik denen ve tamamen dünya ve bölge güç hesaplamalarına dayanan ve bu temelde ulusal çıkarların tanımlandığı bir politika uygulamaktadır.

Realpolitik aslında özü itibari ile saldırgan bir yapıya sahiptir çünkü varolan Güç Dengesi'nin ortadan kalkmasını ya da yeniden düzenlenmesini hedefler. Güç Dengesi'ni ise şöyle tanımlamak mümkündür: Belirli bir süre kazanan güçlerin belirli bir hiyerarşi temelinde ve güçleri oranında ortaya koydukları politik düzen ve bu düzen temelinde diğer güçlerin kendilerini konumlandırmalarıdır.
Ortadoğu jeopolitiği yani bölgede varolan devletlerin birbirleriyle ve yine aynı şekilde emperyalist devletler ile kurmuş oldukları politik ilişkiler, belirli bir güç dengesinin ürünü ve sonucudur.Bu jeopolitik yapı, emperyalist yayılma ve nüfuz kazanma temelinde, gerici yerel güçlere dayanılarak oluşturulmuş bir politik güç dengesinin sonucudur.Bundan dolayı bir çok mazlum halkı acımasız bir şekilde pençesine almış ve bastırmıştır.

Ortadoğu jeopolitiğine ve bu temelde oluşturulan güç dengesine ilk saldıran Filistin halkı ve ulusu oldu.İkinci Dünya Savaşı sonucunda büyük oranda ülkesini kaybeden Filistinliler,kendi kaderlerine acımasızca karşı gelen bu düzeni kabul etmediler ve ona karşı mücadeleye giriştiler.Ancak bu jeopolitik dengeyi çok az değiştirebildiler.Bunun nedeni Filistin'i ve İsrail'i çeviren bir çok Arap devletinin gerici yapısı ve Batı Emperyalistleri ile köklü ilişkileriydi.

Ortadoğu jeopolitiğine ve bu temelde oluşan güç dengesine en büyük tehdit ve saldırı hiç beklenilmeyen bir yerden geldi: Kürt Ulusu.İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir politikacı ya da stratejist Ortadoğu'daki güç dengesine en büyük tehditin Kürtlerden geleceğini söylese kimse inanmazdı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan ve ömrü çok az olan Mahabad Kürt Cumhuriyeti dışında Kürtlerin öyle göze batan bir politik durumu ve savaşı yoktu.Bundan dolayı güçlü bir şekilde bölgesel ve küresel güç ilişkileri içerisine girecek ve bu ilişkileri karşılıklı olarak tahrik edecek bir durumda görünmüyorlardı.

Ancak tarih farklı bir yol izledi.

Ortadoğu'nun günümüzdeki jeopolitik konumu I.Dünya Savaşı'ndan sonra oluştu ve II.Dünya Savaşı'ndan sonra da pek fazla değişikliğe uğramadı. Bu zaman zarfında devletlerin iç yapılarında yaşanan siyasi çalkantılar ve rejim değişiklikleri, devletlerin jeopolitik yönelimlerini çok az değişikliğe uğrattı. Ortadoğu'daki devletler statükonun korunması noktasında çok hassas davranıyorlardı ve sonu nereye varacağı belli olmayan statüko değişikliğine çok kapalıydılar.

Ancak toplumlar hareketli ve dinamik bir yapıya sahiptirler ve de bundan dolayı zaman içerisinde yapılarında bir farklılaşma ve değişim yaşanır ve bu etrafında yeralan toplumları da etkilemeye başlar.Bu andan itibaren yeni bir düzen arayışı giderek hız kazanmaya başlar ve çıkarların yeniden tanımlanmasına neden olur.

Ortadoğu jeopolitiğini 1970'li yıllardan itibaren ciddi bir şekilde zorlamaya başlayanlar önce Kürtler oldu.Bunun çok önemli bazı tarihsel nedenleri vardı.

1950'li yıllardan sonra özellikle Türkiye'de ama Kürdistan'ın diğer parçalarını baskı altında tutan devletlerde de giderek kapitalist üretim ilişkileri yoğun bir şekilde yeni uluslararası işbölümü temelinde gelişmeye başladı. Sanayileşme içpazarın oluşumunu ve gelişimini hızlandırdığı için  giderek kırsal yapının çözülmesine neden oluyordu.Sanayileşme ve içpazarın gelişimi, Kürdistan'daki feodal ve yarı-feodal üretim ilişkilerini çözüyordu ve kapalı ekonomi ve cemaat ilişkilerini parçalayarak Kürtlerin yeni ve farklı sınıf ve katmanlarını hem açığa çıkarıyordu hem de birbirleriyle daha geniş ve derin bir ilişki içerisine sokuyordu.

Kürdistan'da feodal üretim ilişkilerinin ve kırsal yapının giderek egemen ulus içpazarının gerekleri ve dinamikleri temelinde çözülmesi,Kürt köylüsünün yoğun bir şekilde kente göçüne de neden oluyordu.Proleter ve yarı-proleter konumuna dönüşen eski Kürt köylüsü,kırsal kesim ile de hala daha güçlü bağlara sahipti.Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişiminin Kürt toplumundaki en önemli sonucu,farklı sınıf ve katmanları kent kültürü ve örgütlülüğü temelinde  çok geniş ve derin bağlarla ile birbirine bağlamasıdır.Ama bu durum birbirine bağlı zıt iki sonuç doğurdu:
a-"Kapitalist Modernite" kent kültürü ve örgütlülüğü etrafında Kürt ulusunun temel dinamiklerinin (işçi,kent yoksulları,küçük ve orta ölçekli sanayi ve ticaret işletmeleri,serbest meslek sahipleri,kır işçisi ve yoksulları vs.) açığa çıkmasına ve pazar ekonomisi yoluyla birbirine yakınlaşmasına ve bağlanmasına neden olarak Kürt Ulusal bilincinin gelişmesine ve güçlenmesine neden oldu.
b-Yine aynı "Kapitalist Modernite" pazar ekonomisi temelinde gelişen ve güçlenen Kürt uluslaşma sürecini kuşatmak ve bastırmak için ve de Kürtleri asimile etmek için Kürt ulusu üzerinde büyük bir baskı ve terör uygulayarak bunu planlı bir "Kültürel Soykırım Politikası" ile birleştirmeye çalıştı.

Kapitalist Modernite tarihsel gelişimi içerisinde Kürt ulusuna bir ikilem dayattı: Varolma ve yokolma durumu.Tarihte hiçbir ekonomik sistem kapitalizm kadar çözücü ve imha edici bir yapıya sahip olmamıştır.Kürtlere uluslaşma sürecini yaşatan kentler aynı zamanda onu tarihsel olarak imha etmenin de imkanlarını yaratıyordu.Kentlere akın eden Kürt kitleleri egemen ulusun özelliklerine ve kültürüne de daha açık hale geliyorlardı ve baskı onlara başka seçenek bırakmıyordu.

Kapitalist Modernite Kürt toplumunun derinliklerine egemen ulusun ekonomik,politik ve kültürel araçlarıyla nüfuz etmesine neden olduğu için ve onları ekonomik,politik,askeri ve kültürel yönden kuşatmaya aldığı için Kürt Ulusu varolmak ve varolmamak tarihsel kıskacı arasına sıkıştı.Kürt ulusunun itilmiş olduğu bu tarihsel girdap,Kürt aydınlarını da yoğun bir şekilde baskı altına aldı ve onları entellektüel yönden kamçıladı.Kürt ulusunun varolma tarihsel baskısının Kürt aydınları üzerindeki etkisi bir tür kıvılcım etkisine neden olarak onları, felsefi,ideolojik,politik,örgütsel ve askeri olarak evrensel düşünce akımlarına doğru itti.

Kürt ulusunun, asimilasyonun tarihsel kıskacından kurtulma zorunluluğu acil hale gelmişti ve bu aciliyet Kürt aydınlarının teorik ve politik faaliyetinin ana yönünü oluşturdu.Kürtlerin tarihsel olarak asimilasyondan kurtulmasının yolu, sömürgecilikten kurtulmasından ve bu temelde Ortadoğu'da oluşan politik güç dengesinden kurtulmasından geçmekteydi.

PKK Kapitalist Modernite ile birlikte kentlerde proleterleşen,yoksullaşan ama kırsal kesimdeki işçi ve yoksullarla da yoğun bağlara sahip olan halk kitlelerinin sözcüsü ve temsilcisi olarak ortaya çıktı. İlk defa Kürt Ulusu'nun tarihsel çıkarlarını, Kürt halkının özellikle de onun işçi ve emekçilerinin çıkarları temelinde tanımlayan ve kesin bir çerçevesini çizen PKK oldu. Kürt ulusu içerisinde en çok acı çeken ve sömürgecilikten kurtulmada en çok çıkarı olan halk kesimlerine dayanması,PKK'yi  Kürdistan'ı dolaylı ve dolaysız olarak egemen ulusa bağlayacak bütün ideolojik ve politik görüşlere karşı bağımsız bir duruşa götürdü.

PKK Kürt ulusuna tarihsel olarak yokolma seçeneği dayatan ve tamamen acımasız bir yapıya sahip olan Ortadoğu jeopolitiğine ve bu temelde oluşan Ortadoğu Güç Dengesi'ne  aynı acımasızlıkla karşılık verdi ve bu güç dengesini yıkacak devrimci bir politikaya el attı:Realpolitik.

II-Tarihte Realpolitik ve Güç Dengesi


Realpolitik ve Güç Dengesi teorisi aslında pek fazla anlaşılmamış ve özellikle de Realpolitik kavramı çoğu zaman yanlış olarak kullanılmaktadır. Çoğu zaman bazı yazarlar ve teorisyenler Realpolitik'i,herhangi bir devletin ya da politik hareketin, kendi değerler sistemine aykırı olarak pratik politika için başka bir politik güç ile taktik ilişkiye girmesi olarak anlamaktadırlar. Bu çok eksik ve yanlış bir tanımlama ve anlayıştır.

Realpolitik'in temel parametrelerini ve işlevini anlayabilmek için tarihteki bazı örneklerine yakından bakmak ve bu temelde köklü sonuçlar çıkarmak gerekmektedir. Bu noktada bu politikayı uygulayan dört önemli tarihsel şahsiyete ve siyasetlerine yakından bakmaya çalışacağız: Richelieu,Bismarck, Mustafa Kemal  ve Stalin.

Richelieu ve Raison d'etat


Fransa'da Richelieu'nin XIII.Louis'nin Başbakanı olarak uygulamış olduğu ve daha sonra adına Raison d'etat (devlet aklı) denilen politika,Realpolitik'in ticari kapitalizm döneminde , Avusturya'lı Habsburg hanedanının önderliğinde Avrupa'da ortaya çıkan yeni güç dengesine karşı, genç Fransız burjuvazisinin ve çıkarları bunlar ile içiçe geçmiş olan feodal soyluların uygulamış olduğu bir politikadır.

Richelieu'nün Raison d'etat politikasını anlayabilmek için,1600'lerin başındaki Avrupa jeopolitiğini kabaca da olsa bilmek gerekir.Çünkü bu Avrupa jeopolitiğidir ki Richelieu'nün Raison d'etat'sına güç ve mantık vermiş ve de onu entellektüel yönden kamçılamıştır.

Aslında 16. ve 17. yüzyıllarda Katolikler ve Protestanlar arasındaki din savaşlarının temelleri, 15. yüzyılda manüfaktür üretimi temelinde ortaya çıkan dünya ticaretinin ve bu temeldeki sömürgecilik ilişkilerinin Avrupa burjuvazisinin tarihsel yapısında yolaçtığı farklılaşma ve rekabet içerisinde yatmaktadır.

Hristiyanlık içerisindeki üçüncü büyük mezhepsel bölünme yani Protestanlığın ortaya çıkması aslında Avrupa'nın genç burjuvazisi içerisindeki toplumsal çıkar farklılaşmasının bir sonucuydu.İlk büyük bölünme yani Katolik-Ortodoks bölünmesi farklı feodal sınıflar arasında olurken (ki bu bölünme Roma imparatorluğunun Doğu ve Batı  olarak bölünmesine götürmüştür), Katolik-Protestanlık bölünmesi farklı burjuva sınıflar arasındaki bir bölünme olarak ortaya çıkmıştır.

Genç burjuvazi tarihsel gelişiminin ilk dönemlerinde,kendi felsefi ve ideolojik dünya görüşünü,egemen ve baskın bir karaktere sahip olan Katolik Dini ideolojisi içerisinde yapmayı ve bu temelde görüşlerine toplumsal meşruiyet sağlamayı  çıkarlarına daha uygun görüyordu.Bu sayede hem egemen otoritenin sert müdahale ve baskılarından sakınmak istiyordu hem de kitleler ile daha yaygın bağlar sağlama imkanına sahip oluyordu.

Avrupa'nın günümüzdeki üstünlüğü aslında kapitalizmin şafağında yapmış olduğu tarihsel atılımda saklıdır ve bu atılımın sonuçları dalga dalga günümüze kadar uzanmıştır.Manüfaktür ile birlikte farklı aralıklar ile Avrupa devletlerinin Bölgesel Ticaret'ten Dünya Ticareti'ne geçmeleri,üretici güçlere büyük bir atılım sağlamış ve yeni ortaya çıkan üretici güçlerin sürekliliği ve korunması sorununu yakıcı bir şekilde dayatmıştı.
Batı Roma İmparatorluğu'nun farklı bağımsız feodal yerel devletlere ayrışması ve bu bağımsız yapı içerisine zamanla burjuvazinin sızması ve güçlenmesi, giderek Avrupa'daki monarşilerin zamanla burjuva içerikli monarşilere dönüşmesine neden olmuştur.Nasıl ilk başlarda burjuvazi egemen dini ideolojik biçimi yeni dünya görüşünün bir örtüsü haline getirmiş ise,feodal dönemdeki idari ve politik toplumsal örgütlenme biçimlerini de kendi örgütlülüğünün toplumsal biçimleri olarak kullanmıştır ve bu temelde devlet ve iktidar olgusunu yeni tarihsel koşullar içerisinde yeniden tanımlamıştır.

16.yüzyıla gelindiğinde manüfaktür ve dünya ticareti,Avrupa'da farklı düzeylerde feodal biçimli burjuva devletler ortaya çıkarmıştı ve dünya ticaretindeki güç ve rekabetin sonuçları Kıta Avrupa'sındaki güç ilişkilerini giderek baskısı altına almaya başlamıştı.Devletler giderek dünya ticaretinin sonuçları ile Kıta Avrupa'sında da karşılaşıyorlardı ve bu temelde Kıta Avrupa'sında yeni bir nüfuz mücadelesi baş göstermeye başlamıştı.

16.yüzyılın başlarında Avrupa'da egemen resmi dini ideoloji olan Katolikliğe karşı yeni bir mezhepsel hareket gelişmeye başladı.Egemen dini anlayışa ve yolsuzluklarına karşı gelişen bu hareket, protestocu yanından dolayı Protestanlık olarak adlandırıldı ve giderek hızla Avrupa'da yayılmaya başladı. İlk olarak Almanya'da bir din adamı olan Martin Luter tarafından başlatılan ve Roma'daki Papa'lık kurumunu ve politikalarını hedef alan bu hareket, giderek çıkarları Katolik dini aracılığıyla baskı altına alınmaya çalışılan ve Avusturya'daki Habsburg hanedanının önderliğinde Avrupa'nın en güçlü devleti olan Kutsal Roma İmparatorluğu'nun çıkarları ile çelişen prenslikler,burjuvalar ve köylüler tarafından desteklendi ve büyük bir taraftar buldu.

Protestanlık başka ülkelerde başka biçimlere büründü.Fransa'da Jean Calvin önderliğinde Calvinizm biçimine;İngiltere'de Katoliklik ve Protestanlığın bir sentezi olan Anglikalizm biçimlerine büründü ve alt disiplinler oluşturarak gelişimini sürdürdü.

Avusturya'da Habsburg hanedanının başında bulunduğu,Kutsal Roma İmparatorluğu (KRİ), Katolikliği resmi ideoloji olarak kullanarak ve onun aracılığı ile giderek sınırlarını geliştirmek istiyordu ve de bağımsız Katolik devletleri zamanla kendisine bağlamak istiyordu.Kendi devlet sınırlarının dışında gerek evlilikler yoluyla gerekse de güvenlik ve politik anlaşmalar yoluyla da Kıta Avrupa'sında etki alanını sürekli genişletiyordu.

KRİ bu jeopolitik yapı aracılığıyla Fransa Krallığını giderek bir tür kuşatma altına almıştı ve Fransa bir adım sonra bağımsızlığını kaybetmek istemiyorsa bu güç dengesini değiştirmek zorundaydı.KRİ,Fransa'yı Doğu'da Alman prensliklerini kontrol altında tutarak,İspanya ve Hollanda krallıklarını Habsburg hanedanının ilişkilerini kullanarak,Savoy ve Milan dükkalarını da kendine bağlayarak kuşatmış durumdaydı.Üstelik Fransa'da da Protestanlık giderek gelişmekteydi ve özellikle merkezi devlet ile çıkarları uyuşmayan yerel prensler ve onlar etrafında kümelenen burjuvalar,tüccarlar ve köylüler tarafından desteklenmekteydi.Böylece Fransız Monarşisi giderek düşman iki gücün kıskacı arasına sıkışmıştı ve üstelik bu iki gücün Fransız Krallık hanedanının üyeleri ile dolaylı ve dolaysız bağlantıları vardı ve devlet içerisindeki güç odaklarını etkileme ve suikast ve komploları tetikleyerek Kral değişimi aracılığı ile Fransız siyasetini değiştirme faaliyetleri de vardı.

17.yüzyılın başlarında KRİ,Katolikliğin Kıta Avrupa'sında tekrar tesis edilmesi ve eski gücüne kavuşması politikasını devreye soktu.Aslında amaç, Katolikliğin tekrar güçlendirilmesi politikası altında, Avusturya'nın Avrupa'da sömürgeciliği daha da geliştirerek Fransa'yı,İngiltere'yi,Kuzey Krallıkları (isveç ve Danimarka gibi) ve Protestanlığın geliştiği yerlerdeki prenslikleri ve küçük devletleri  KRİ'nin egemenliği altına sokmaktı.KRİ'nin bu yayılmacı ve sömürgeci politikasına karşı Avrupa'nın bağımsız yeni genç burjuvazisi direnmeye başladı ve Otuz Yıl Savaşları denen savaş 1618'de başladı.

Fransız Monarşisi açısından hem Protestanlık hem de Katoliklik kendi bağımsız devlet ve politik yapısına bir tehdit oluşturuyordu.Bundan dolayı da her ikisinin de bertaraf edilmesi temel stratejik yönelimi oluşturuyordu. Bu noktada bu politikayı belirli prensiplere bağlayacak ve ona ruh ve akıl verecek bir yaklaşım gerekliydi ki yine bunu yapan bir Katolik din adamı olan Richelieu oldu.

Armand-Jean du Plessis de Richelieu 1585 yılında doğdu ve çok genç yaşta  Luçon piskoposu oldu.1614 yılında Etats-Generaux 'ya (Fransa Krallığında soyluların,tüccarların ve din adamlarının oluşturduğu bölge meclisleri. Kral bir politik ve ekonomik kriz döneminde,bir savaş ya da olağanüstü bir durumda danışma meclisi olarak toplardı) seçildi ve orada sözcü oldu.Bu sözcülük sırasında Kral'a Katolikliğin 30.Konsül'ünün (Katolik dünyasının Protestan sorununu görüştüğü bir tür dünya kongresi) Fransa'da yapılmasını önerdi.Richelieu genç Kral XIII.Louis'nin devlet konseyine önce dışişleri bakanı olarak girdi ve daha  sonra da 1624 yılında Başbakan oldu.

Richelieu'nün Başbakan olduğu dönemde,Avrupa genelinde yaşanan Katolik-Protestan savaşı Fransa'da da yaşanıyordu.Fransa'nın da Katolik olmasından dolayı,Katolik dünyasının Protestanlık karşısındaki resmi anlayışını benimsemesi doğal bir yaklaşım olurdu.Ancak Fransa başka bir yol izlemeyi ve bu süreci farklı yorumlamayı seçti.

Richelieu Katolikliğin Kıta genelinde Protestanlığın tamamen ezilerek tekrar tesis edilmesi anlayışını, Avusturya'nın yayılmacı politikasını gizleyen ve örten bir manevra olarak yorumladı. Bu politikayı zamanla Fransa'nın bağımsızlığını tehlikeye atan ve onun Avrupa'daki nüfuzunu azaltan ve daha sonra da dünya ticareti içerisindeki yerini zayıflatacak olan bir politik manevra olarak ele aldı.Fransa'nın bu kötü sondan kaçınması bu politikanın zayıflatılmasına ve bertaraf edilmesine bağlıydı.Eğer Fransa içeride tamamen protestanlığı ezen ve yokeden bir siyaset izlerse zamanla güçten düşerdi ve dış düşmanlara karşı özellikle de KRİ'na karşı zayıf düşerdi ve de zamanla onun egemenliğini kabul etmek zorunda kalırdı.Bundan dolayı Richelieu, Protestanlar ile fazla karşı karşıya gelmemeyi,bir yandan onların politik gücünü sınırlarken ama bazı haklarını tanımayı hatta Avrupa'nın başka ülkelerindeki Protestanları Katoliklere karşı desteklemeyi temel alan bir politik anlayışı seçti.Bu politikanın en canalıcı noktası hem Protestanlar ile hem de Katolik dünyasının temsilcileri ile zaman zaman taktik olarak anlaşma yolunun açık tutulmuş olmasıydı.

İç politikada Fransa Protestanları bastırdığı zaman Katolik dünyasını memnun ediyordu ama Avrupa'nın başka yerlerindeki Protestanları Papa ve KRİ'na karşı destekliyordu.Bunu yaparken bir yandan da Katoliklik içerisindeki farklı fraksiyonlar arasındaki çelişkileri de kullanıyordu.Böylece Fransa, Protestanlar ile Katolikler arasındaki genel savaşa direk angaje olmadan,duruma göre her iki taraf arasıda manevra yaparak her iki tarafın da güçten düşmesini sağlıyordu.

Richelieu 1627-1628 yıllarında La Rochelle'i kuşatarak Protestanları bastırdı ve daha sonra Güney Fransa'daki Cevennes bölgesindeki Protestan ayaklanmasını ezerek Protestan tehditini bertaraf etti.Ardından Kral 1629 yılında Alais Bağışı ile Protestanların bazı haklarını tanıdı ki bu KRİ Kralı Fedinand'ın şiddetle karşı çıktığı şeydi.Fransa bazı reformlar ile Protestanları sisteme entegre ettikten sonra, Protestan Alman prenslerini Kutsal Roma İmparatorluğu'na karşı destekledi ve para yardımı yaptı.İsveç'in Protestan Kralı Gustav Adolf'a KRİ karşısında para yardımında bulundu.Daha sonra da Osmanlı imparatorluğu ile KRİ'na karşı anlaşma yaptı.Richelieu savaşı uzatarak ve KRİ'nu bir çok yönde savaşa sokarak ve iç karışıklıkları kışkırtarak, hanedan ve taht kavgalarını kullanarak savaşı uzattı ve de kendi sınırlarında güçlü bir devletin oluşmasını engelledi.

Richelieu ve Kral XIII.Louis,devlet içerisinde, özellikle de Krallık hanedanının bazı  üyelerinin başka devletler ile (genellikle evlilik bağlarıyla kurulmuştu) ilişkileri sayesinde oluşturmuş oldukları güç odaklarını da bu üyeleri ortadan kaldırarak bertaraf ettiler.

Richelieu dış ticaretin gelişmesi için bir ticaret filosu kurdu ve dış ticaret ile uğraşan şirketlere devlet desteği sundu.Dış ticaret aracılığı ile sömürgelerin elde edilmesine çalıştı ve bu temelde Kanada'da sistematik olarak sömürgeleştirme çalışmaları yürütüldü.Yine Akdeniz için sürekli bir filo kuruldu.Afrika ile ilk kez temasa geçildi ve Batı Hindistan kıyılarına kadar gidildi.

Richelieu 1642 yılında öldüğünde Otuz Yıl Savaşları da sonuna doğru yaklaşıyordu.Altı yıl sonra Westphalie Barış Anlaşması ile savaş son buldu ve KRİ büyük bir darbe yedi.Fransa bu savaş sonunda Avrupa'da gücünü daha da arttırdı ve KRİ'nun etki alanını  üçyüz bağımsız küçük prense böldü ve de yanıbaşında onu tehdit edecek büyük bir devletin oluşmasını engelleyerek, Alman Birliği'nin oluşmasını iki yüzyıl geciktirdi.

Bu durum Richelieu'nün Raison d'etat politikası ile mümkün olmuştu.

Bismarck ve Almanya'nın Birliği


Otto Von Bismarck'ın Realpolitik'ini anlamak için,bu politikanın yıkmayı hedeflediği ve 1815'te Napolyon Bonapart'ın Waterloo'da Avrupa Koalisyonu'na yenilmesinden sonra ortaya çıkan Avrupa Güç Dengesi'ni ve bu dengenin kökenindeki politikayı kabaca da olsa bilmek gerekir.

Büyük Fransız Devrimi'nin yakmış olduğu milliyetçilik ateşi,Kıta Avrupa'sında güçlü monarşileri giderek sallamaya başlamıştı.Ancak bu monarşilerin politik yapılarına ciddi tehdit tek içeriden değil ama özellikle de dışarıdan gelmekteydi.Daha doğrusu iç tehdit ile dış tehdit giderek birleşerek ve birbirini besleyerek Avrupa monarşilerini yıkım ile yüzyüze getiriyordu.

Fransız devriminin giderek yozlaşması ve bu durumun zamanla Napolyon Bonapart'ın bürokratik diktatörlüğüne yolaçmasıyla Avrupa jeopolitiği radikal bir dönüşüme uğradı.İki yüzyıl önce Protestan-Katolik olarak bölünen Avrupa şimdi başka bir temelde bölünmeye başlamıştı:Milliyetçiler ve statükocu monarşiler olarak.

Napolyon Bonapart'ın iktidarı ele geçirmesinden ve kendisini imparator ilan etmesinden sonra Fransa'nın yayılmacı ve sömürgeci siyaseti yeni bir tarihsel temele oturdu.Fransa Kıta Avrupa'sında monarşiler tarafında baskı altında tutulan  ulusların bağımsızlık hareketlerini desteklemeyi dış politikasının ana halkası haline getirerek Avrupa monarşilerini içten istikrarsız hale getiren ve daha sonra bunu bir fetih savaşı ile birleştiren bir siyaset izlemeye başladı. Baskı altında tutulan ulusların bağımsızlık hareketlerinin, Fransa gibi güçlü bir devlet tarafından desteklenmesi Avrupa jeopolitiği üzerinde müthiş bir bozucu etkiye neden oldu.

Fransa'nın bağımsızlık isteyen ulusların kurtuluş hareketlerini desteklemesi aslında sahtekar ve ikiyüzlü bir politikaydı.Sözde bağımsızlığını kazanan ulus, Fransa tarafından işgal ediliyordu ve onun sömürgesi haline geliyordu. Napolyon ele geçirilen yerlerin yönetimini ya ailesinden birisine ya generallerinden birisine ya da İtalya'da olduğu gibi direk uzaktan kendisi yönetiyordu.Aslında pratikte, geri ve zayıf uluslar açısından fazla bir şey değişmiyordu.

Fransa'nın ele geçirilen yerlerde yönetimi tek kaba kuvvete dayanmıyordu, belirli reformlarla da destekleniyordu.İmparatorluğa bağlı olan her yeni ulus-devlet, sözde evrensel seçim, parlamento,Fransız devriminin insan hakları ve Napolyon hukuku temelleri üzerine oturtuluyordu.İşin garibi bu özellikler Fransa'nın politik sisteminde giderek ortadan kaldırılmıştı ve ele geçirilen uluslarda da Fransa'nın çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde uygulanıyordu.

Napolyon ele geçirilen yerlerdeki politik ve idari sistemi bazı ekonomik ve toplumsal reformlarla da destekliyordu.Eğitim sistemini parasız hale getirerek eğitimi halkın bütün kesimlerine açtı.İnanç özgürlüğünü her tarafta oturtmaya çalıştı.Vatandaşlar arasında eşitlik ilkesini kabul ederek feodaliteyi resmen kaldırdı. Her tarafta konservatuarlar ve akademiler açmaya çalıştı.Tarımsal üretimi ve sanayi üretimini destekleyerek ve altyapı çalışmalarını geliştirerek ekonomik gelişimin önünü açmaya çalıştı.

Napolyon kendi politik ve toplumsal sistemini bütün Avrupa'ya yaymak istiyordu ve bu temelde Avrupa monarşilerini tamamen yıkarak Avrupa'yı Fransa'nın önderliğinde yeni bir temelde birleştirmek istiyordu.Bu politik hedef sonucunda da Avrupa'da savaştan savaşa koştu ve giderek zorbalaşan bir siyaset izledi ve sonunda 1815 yılında Avrupa monarşilerinin (Büyük Britanya, Avusturya,Rusya ve Prusya) kurmuş olduğu koalisyon tarafından yenildi.

Napolyon sonrası Avrupa'nın temelleri Viyana Kongresi ile atıldı.En önemli sorun bir daha da Avrupa'da büyük çaplı savaşların yaşanmaması için nasıl bir yöntemin izlenmesi ve politik bir çerçevenin kabul edilmesi sorunuydu.Bu temelde gücün ve adeletin bir araya getirildiği ve zaman içerisinde ortaya çıkan sorunların da diplomasi yoluyla çözülmesinin hedeflendiği bir politik anlayış üzeride anlaşıldı.Bu anlayışın en önemli mimarı, Viyana Kongresi'nde Avusturya Kralı'nın Başbakanı konumunda olan Klemens Wenzel von Metternich idi.

Avusturya yeni Avrupa düzeninde hassas bir yere sahipti ve ancak onun Büyük Britanya ve Rusya ile olan ilişkilerinin düzeyi ve yapısı yeni Avrupa düzenini uzun yıllar ayakta tutabilirdi.Daha sonra Kırım Savaşı (1854) sırasında da görüleceği gibi, Avusturya'nın Büyük Britanya ve Rusya arasında oynamış olduğu denge rolünün ortadan kalkması ile Viyana Kongre düzeninde ortaya çıkan Avrupa Güç Dengesi de giderek ortadan kalkacaktı.

Napolyon sonrası Avrupa her gücün belirli bir noktaya kadar tatmin edildiği bir toprak düzenlemesi üzerine oturuyordu.Fransa'nın yenilmesine rağmen bazı jeopolitik çıkarları gözetilmişti ve tam bastırılmamıştı. Yeni Avrupa düzeninde Fransa devrim öncesi eski sınırlarına çekildi;Avusturya İtalya'da, Prusya ise Almanya'da güçlendi.Hollanda Cumhuriyeti Avusturya Hollandası'nı (Bugünkü Belçika) ele geçirdi.Rusya Polonya'nın orta kısmını aldı ve Büyük Britanya Afrika'daki Ümit Burnu'nu aldı.

Yeni Avrupa düzeninde Almanya, birleştirilmeden biraraya getirilmeye çalışıldı. Üçyüzden fazla Alman devleti otuzdan fazla devlet haline getirilerek Alman Konfederasyonu oluşturuldu.Konfederasyon'un amacı bir saldırı halinde ortak hareket edilmesini sağlamaktı ve bunun dışında saldırı amaçlı olarak bir araya gelmesi ve ulusal birlik kurması yasaktı.Zayıf ve dağınık bir Almanya , Fransa'nın yayılmasına ve saldırganlığına  neden oluyordu,birleşmiş bir Almanya ise Fransa ve Avusturya için bir tehdit oluşturuyordu.Onun için yeni düzen bu ikisi arasında bir denge oluşturmaya çalıştı.

Avusturya Otuz Yıl Savaşları aracılığıyla bütün Almanya'yı egemenliği altına almak istemişti ama bunu başaramadı.1806 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu ortadan kalktığı zaman bile kendisini hala daha büyük bir devlet olarak görüyordu ve başka bir Alman devletinin yani Prusya'nın Orta Avrupa'da liderlik rolünü ele geçirmesini istemiyordu.Bu noktada Avusturya çok yönlü ve esnek bir politika izlemek zorundaydı ki bu politikanın temellerini Metternich attı. Metternich, Benelux (Belçika,Hollanda ve Luxebourg) ülkelerinde Fransa'ya karşı Büyük Britanya'yı destekledi; Balkanlar'da Rusya'ya karşı Büyük Britanya ve Fransa'yı destekledi; Almanya'da Prusya'ya karşı küçük devletleri destekledi.

Bütün bu politikalar hassas bir denge üzerine oturmuştu.Avusturya'nın çeşitli nüfuz alanlarındaki gücünü korumak için ilişki içerisinde olduğu devletlerin kendi aralarında da çelişkiler vardı ve keskin bir bölünmede Avusturya'nın taraf olması,onun bağımsız politikasını ve çıkar ilişkilerini tehlikeye atardı. Meternich'in sıkıntısı şuydu: Rusya'ya fazla yaklaşması halinde Büyük Britanya ile ilişkileri tehlikeye girmekteydi,bu sonuncusuna fazla yaklaştığı zaman Rusya ile ilişkileri tehlikeye girerek Rusya'nın Balkanlar'da Avusturya'nın altını oymasına neden olacaktı.Avusturya'nın her ikisini dengelemek için her ikisine de ihtiyacı vardı.

Aynı şekilde Büyük Britanya'nın da Rusya'yı durdurmak için Avusturya'ya ihtiyacı vardı.Ancak Orta Avrupa'da güçlü bir devlet Rus yayılmacılığına engel olabilirdi ki bu noktada Avusturya vazgeçilmez bir müttefik konumundaydı. Ama Avusturya karmaşık Avrupa jeopolitiği içerisinde yeni Avrupa düzenini ve bu temelde çıkarlarını korumak istiyorsa dikkatli ve ihtiyatlı olmak zorundaydı ve bütün taraflar ile ilişki içinde olduğu esnek bir politika uygulamak zorundaydı. Metternich'in politikası da bir tür Realpolitik'ti ama varolan güç dengesini korumaya dönük bir Realpolitik'ti.Bu temelde Meternich Ruslar ile iyi geçinmeyi ve Çar'a iltifat etmeyi sürdüren ama Büyük Britanya ve Fransa'yı ona karşı cesatlendiren bir politika izledi ve böylece herkese herkesten daha yakın olan bir politika izleyerek ve bütün seçenekleri elinde tutarak etkili bir politika yürüttü.

Napolyon sonrası Avrupa'da ortaya iki büyük politik ittifak çıkmıştı: Dörtlü İttifak ve Kutsal İttifak.Birincisi daha çok bir dış saldırganı (ki bu noktada bu Fransa olabilirdi) durdurmaya yönelikti ve Büyük Britanya,Rusya,Avusturya ve Prusya arasında oluşturulmuştu.İkincisi ise değerler açısından birbirine daha yakın olan Avusturya,Rusya ve Prusya'nın oluşturmuş olduğu bir ittifaktı. Avusturya bu ikinci ittifakı daha çok rejime içeriden gelecek bir tehditi durdurma gözüyle bakıyordu. Aynı şekilde  bu ittifak ile Rusya'ya daha yakın durarak, Balkanlar'da onun yayılmacı politikasını durdurmayı düşünüyordu. Rusya ise bu ittifak aracılığı ile Avusturya'nın daha fazla Büyük Britanya ve Fransa'ya yaklaşmasını önlemek istiyordu.

Metternich bütün bu karmaşık yapıyı idare etmek ve Avusturya'nın çıkarları doğrultusunda birarada tutmak zorundaydı, ki kırk yıl gibi bir zaman zarfı boyunca Avusturya bunu başardı.Ancak Napolyon sonrası Avrupa düzeninde bazı politik düğümler de atılmıştı.Zaman geçtikçe,toplumsal yapıda ve dış politikada değişimler yaşandıkça Avrupa güç dengesi sarsılacaktı.Ekonomik gelişme ile sınıfların ve devletlerin ihtiyaçlarının değişime uğraması rekabeti kaçınılmaz olarak azdıracaktı ve bu da yeni meydan okumalara neden olacaktı ki yeni tehdit beklenen yerden yani Fransa'dan tekrar geldi ve bu tehdit başka bir tehditi tetikledi:Almanya'nın Birliği.

Viyana Kongre'sinden sonra ortaya çıkan Avrupa güç dengesinin sonunu, Avrupa'yı etkisi altına alan 1848-1850 devrimlerinin sonucunda ortaya çıkan politik yapı getirdi.Nasıl 1789 Fransız devrimi Avrupa jeopolitiğini bozduysa, aynı şekilde 1848-50 devriminin sonuçları da aynı bozucu etkiye neden oldu.

I.Napolyon'un yeğeni olan Louis Bonapart Napolyon 10 Aralık 1848 yılında seçim ile devlet başkanı olduktan sonra,devrimin yenilgisinden sonra 2 Aralık 1852 yılında bir darbe ile bütün iktidarı elinde toplayarak kendisini III.Napolyon olarak imparator ilan etti ve "Bonapartist" denilen ve günümüzdeki karşılığı Faşizm olan bir rejim oturttu.İçeride halkı zapturapt altına alan III.Napolyon, Fransa'yı tekrar I.Napolyon dönemindeki gücüne döndürmeye çalışan bir politika izlemeye başladı, ki bu Viyana Kongre düzeninin temellerine saldırmak demekti.

III.Napolyon hükümet darbesi ile içerideki gücünü sağlamlaştırdıktan sonra Fransa'yı dış politikada hemen yayılmacı ve saldırgan bir dış siyasete sürükledi. 1852 yılında Osmanlı Sultanı I.Abdulmecid'ten Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hristiyanların koruyuculuğunu Rusya'dan Fransa'ya vermesini istedi ve Osmanlı Sultanı bunu kabul etti.Bunun üzerine sorunu tekrar görüşmek isteyen Rus elçisinin talebini reddeden Sultan'ın hareketine karşılık olarak Rusya, Osmanlı ile diplomatik ilişkileri keserek Moldovya ve Eflak  Prensliklerinin (Romanya) işgalinin emrini verdi.

III.Napolyon'un bu politik provakasyonunun amacı Dörtlü İttikak'ın yapısını Rusya'yı zayıflatarak bozmak ve Fransa'nın tecritine son vermekti.Rusya'nın Boğazları ele geçirme niyeti bilindiği ve Büyük Britanya ile bir çok yerde nüfuz mücadelesinde olduğu için, Fransa,Büyük Britanya'nın Rusya'nın saldırganlığı karşısında Osmanlı'nın yanında yeralacağını biliyordu.Rusya'yı durdurmak için Büyük Britanya ve Fransa,Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte 1854 yılında Karadeniz'e çıkarma yaparak Sivastopol'u ele geçirmek için Kırım'a çıktılar.

Savaşın başında tarafsız kalan Avusturya,savaş uzadıkça giderek Büyük Britanya,Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu ile de karşı karşıya gelmeye başlıyordu ve Rusya'nın yenilmesi durumunda belirli bir faturanın tarafsızlıktan dolayı kendisine çıkacağı belliydi.Avusturya belli bir zaman sonra tarafsızlığını bırakarak Rusya'ya işgal ettiği yerlerden çıkma ültimatomu verdi.Bu ültimatom savaşı bitirdi ama 1815 sonrası oluşturulan Avusturya-Rusya dostluğunu yoketti.Bu durum Metternich'in Rusya'yı ona yakın durarak Kutsal İttifak aracılığıyla dizginleme siyasetini yoketti ve Balkanlar'da nüfuz mücadelesi noktasında Rusya'yı kendisine karşı serbest bıraktı.

III.Napolyon'un Avusturya'yı zayıflatma hedefinin amacı, Fransa'yı sınırlayan Viyana Kongre düzenini ortadan kaldırmaktı.Bu düzen içerisinde Avusturya stratejik bir yere sahipti ve Büyük Britanya'yı,Rusya'yı ve Prusya'yı bir arada tutan bir tür ağırlık merkezi konumundaydı.Paris Kongresi Kırım savaşına son verdi ve buna göre Rusya'nın Karadeniz'de donanma bulundurması yasaklandı.Ayrıca Rusya Besarabya'yı ve Kars'ı Osmanlı'ya geri verdi,buna karşılık Osmanlı'daki Hristiyanların koruyuculuğunu geri aldı. Kırım Savaşı Kutsal İttifak'ın dağılışını ve giderek yeni bir güç dengesinin oluşmasını simgelemekteydi.

Fransa Avusturya'yı daha da zayıflatarak,kendisini dizginleyen Dörtlü İttifak'ı  zayıflatma ve yoketme siyasetini giderek daha da geliştirdi.1859 yılında Fransa, İtalya'nın güçlü devletlerinden olan Piyemonte ile Kuzey İtalya'daki Avusturya işgaline karşı bir savaş başlattı.Bu savaş Fransa'nın Büyük Britanya ile ilişkilerini bozdu.Çünkü bu savaş Nice ve Savoy'un ele geçirilmesine olana sağladı ve bu da İngilizler'e I.Napolyon dönemindeki Fransız yayılmacılığını hatırlatarak,onun ile arasına mesafe koymasına neden oldu.Fransa savaş uzarsa Prusya'nın Avusturya'nın yanında savaşa girme tehlikesi karşısında Avusturya ile barış imzaladı.

Fransa'nın kendisini Avrupa'da tamamen tecrit ettiği son politik eylemi, 1863 yılında Polonya ayaklanması sırasında oldu.Bu ayaklanma vesilesiyle Rusya ve Avusturya'ya Polonya'lılara bazı haklar verilmesi noktasında bazı isteklerde bulundu ama bu sonuncuları bunu reddederek Fransa ile aralarına daha fazla mesafe koydular.

III.Napolyon 1815'te oluşan ve Fransa'yı dizginleyen Avrupa güç dengesini bozarken,asıl amacı Fransa'nın yayılmacılığını engelleyen Alman Konfederasyonu'nun çöküşünü gerçekleştirerek Richelieu dönemindeki gibi zayıf ve parçalanmış bir Orta Avrupa yaratmaktı.Ama bu durum tarihin dinamikleri ile tezatlık oluşturmaktaydı çünkü Alman Konfederasyonu'nun alternatifi parçalanmışlık değil birlikti.Avusturya'nın zayıflaması ile birlikte bu boşluğu kaçınılmaz olarak Almanya'nın birleşmesi dolduracaktı ve Fransa bunu durduracak güce sahip değildi.Birleşmiş bir Almanya ise tarihin gösterdiği gibi saldırgan bir yapıya sahipti.

Napolyon'un en büyük hatası ya da eksikliği Viyana Kongre düzenini yıktıktan sonra yerine tarihin dinamikleri ile uyumlu olacak bir düzeni koyamamasıydı. Bu noktada ne yapacağını bilmiyordu ve onun için Avrupa'daki politik parlamaları erken söndü.Ama bu noktada Prusya bu yıkılan düzenin yerine neyi koyacağını iyi biliyordu: Almanya'nın Birliği.

Fransa'nın politik tecritten çıkıp ve Kırım Savaşı ile Kutsal İttifak'ı dağıtmasının yeni bir güç ilişkilerinin ve sürecin kapısını araladığını ve bu temelde Prusya'ya büyük tarihsel fırsatlar sunduğu gerçeğini ilk kavrayan Almanya'da Otto Von Bismarck oldu.Ama Bismarck'ın Prusya Kralı'nı ve bürokrasisini yeni bir politikaya inandırması gerekiyordu.Çünkü Prusya'nın egemen politik anlayışı, Prusya'nın güvenliğini ve değerlerinin korunmasının Avusturya liderliğine bağlı olduğunu ve bu liderlik kaybolursa bunları koruyamayacağı inancı üzerine kuruluydu.Bismarck büyük bir Fransız yayılmacı tehditinin olduğu 1815'lerde bu durumun anlaşılır olduğunu ancak kırk yıl sonra Prusya'nın Avusturya'ya bu noktada ihtiyacı olmadığını düşünüyordu.Avusturya ile ittifak anlayışı Almanya'nın birliğini engellemişti.

Kutsal İttifak ilk başlarda Prusya ve Avusturya için rejimlerin iç tehditlere karşı bir güvenlk şemsiyesi olarak düşünülmüştü.Bismarck'a göre içeride ciddi bir tehdit olmadığı halde Prusya'nın bu ittifak aracılığı ile Avusturya'ya bağlanması anlamsızdı.Avusturya,Prusya'nın Almanya'da egemen olmasını hiçbir zaman istemeyeceğine göre,Bismarck'ın stratejisi Avusturya'nın her fırsatta zayıflatılmasından ibaretti.Bismarck Prusya'nın Almanya'da en güçlü devlet olduğunu,Rusya ile ilişki için Kutsal İttifak'a ihtiyacı olmadığına inanıyordu ve Avusturya'yı da bir ortak değil,Alman birliğinin önünde bir engel olarak görüyordu.

Alman birliğinin gerçekleşmesi iki devletin aleyhineydi:Avusturya ve Fransa. Jeopolitik çıkarlar devletler arasındaki ilişkilerde en güçlü bağdır.Almanya'nın birliği noktasında, Fransa ve Avusturya'nın ortak hareket etmesi ve bu süreci durdurması kadar doğal bir hareket olamazdı.Bunun bilincinde olan Bismarck her iki devletin Prusya'ya karşı ortak bir politik eksen oluşturmaması için bir zamanlar Richelieu'nün Fransa'da uygulamış olduğu Realpolitik'i kullandı.

Prusya'nın önderliğinde Almanya'nın birleşebilmesi için Prusya'nın askeri olarak hem Avusturya'yı hem de Fransa'yı yenmesi zorunluydu.Burada asıl sorun ikisi ile aynı anda değil ama ayrı zamalarda karşılaşmak ve her ikisini de ayrı ayrı yenmekti.Ama biriyle savaşırken diğeri nasıl hareketsiz tutulacaktı? Bu başarısızlığa uğradığı taktirde yani her iki devlet ile aynı anda savaşılıp ve kaybedildiği taktirde, Almanya'nın birliği uzun yıllar gerçekleşmeyecek ve Almanya'nın diğer uluslar ile arasındaki tarihsel fark daha da açılacaktı.

Bismarck Prusya karşısında Fransa ve Avusturya'nın tek bir askeri cephe oluşturmaması için,Prusya'nın geleneksel politik anlayıştan vazgeçerek, hiçbir devlet ile stratejik bağı olmadan ve bütün devletler ile aynı ilişki derecesine sahip olarak yani "çok taraflı bir taktik ilişkiler bütünlüğü" oluşturarak daha bağımsız bir politik duruş elde etmesini önerdi.Böylece "herkese herkesten daha yakın olarak", bazı taktik adım ve manevralar ile birini diğerine karşı dengeleyerek, Prusya'nın düşmanlarının ortak bir cephe oluşturmasının önüne  geçmek gerekmekteydi.Bu noktada Prusya stratejik ittifak halindeki Avusturya'dan uzaklaşmalı ve onun ile ilişkilerini taktik bir düzeye kaydırırken; doğal bir düşman olarak görülen ve hiçbir taktik ilişki içerisinde olunmayan Fransa ile de yakınlaşarak taktik bir ilişki içerisinde olunmalıydı.Bu ikisi arasında bir denge oluşturulduktan sonra bu denge aracılığıyla diğer devletler  ile olan ilişkiler ayarlanmalıydı.Bu politika ilk başlarda egemen politik anlayışın bir direnci ile karşılaşsa da daha sonra Bismarck'ın 1862 yılındaki Başbakanlığı ile birlikte Prusya'nın temel politikası haline geldi.

Bismarck'ın Realpolitik'i,duruma göre Prusya'nın politik olasılıklarını şöyle koyuyordu:
1-Fransa'ya karşı Rusya ile ittifak.
2-İkinci derecede Alman devletlerine karşı Avusturya ile bir ittifak, ki aslında Rusya'ya karşı.
3-Avusturya ve Rusya'ya karşı içeride liberalizm ile bir ittifak.Olasılık ile Fransa ile birlikte.

Bismarck her bir seçeneğin açık olmasını sağlayan bir politik esnekliği etkin bir strateji olarak düşünmüştü.Prusya bu noktada her ülke ile taktik ilişki içerisinde olabilirdi:Fransa,Büyük Britanya,Avusturya,Rusya,Kuzey İtalya devletleri vs. Prusya'da muhafazakarlar III.Napolyon'u Fransa yayılmacılığının yeni bir biçimi sayıyorlardı ve onun ile ilişkiye karşı çıkıyorlardı.Ama Prusya'nın Fransa'ya taktik yakınlaşması gerekli politik esneklik için zorunluydu.Kaldı ki Prusya'nın Avusturya'dan biraz uzaklaşması, Avusturya'nın III.Napolyon'dan daha fazla korkmasına neden olarak,onun Prusya'ya daha fazla yanaşmasına ve ona ayrıcalık tanımasına neden olacaktı.Böylece uzun zamandır baskı altında olan Prusya bağımsız bir politik temele kavuşarak istediği politik hedefe yani Almanya'nın birliği hedefine, elleri kolları serbest kalarak kilitlenebilir ve bu noktada Fransa ve Avusturya'dan daha avantajlı bir konuma sahip olabilirdi.Kaldı ki bu noktada Prusya diğer devletlerden daha avantajlı durumdaydı.Çünkü bütün büyük devletlerin meşgul olduğu bir çok devlet ve sorun vardı.Ama Prusya'nın bu noktada tek bir dış sorunu vardı, ki o da Almanya'nın birliğiydi.

Bismarck'ın politikasının özü,Prusya'yı iki güçlü  düşman kamp arasında konumlandırarak ve her ikisine de yakın olarak,onların politikalarının sonuçlarını Prusya'nın temel politik stratejisi doğrultusunda kullanmaktı. Bismarck Prusya'nın kendisinden  daha güçlü olan Avusturya ve Fransa'nın temel politikalarını değiştiremeyeceğini biliyordu.Ama onlar arasındaki rekabetin sonuçlarını,Prusya'nın çıkarları doğrultusunda yönlendirebileceğini ve her iki tarafı da rekabete sokarak,kendisine en iyi tavizi veren tarafa belirli bir süre yanaşabileceğini ve bu temelde Prusya'nın stratejik konumunu daha da güçlendirebileceğini anlamıştı.

Bir kere strateji oluşturulduktan sonra yapılacak şey en uygun tarihsel anın ortaya çıkmasını beklemek ve çıkan tarihsel fırsatlardan da yararlanmasını bilmektir, ki 1864 yılı böyle bir fırsatın kapısının aralandığı bir yıldı.

1864 yılında Alman Konfederasyonu'nun üyesi olan ama Danimarka tacına bağlı Schleswig ve Holstein'dan oluşan Elbe Dükkalıkları,Danimarka Kralı'nın ölümünden sonra,Prusya ve Avusturya'nın ortak bir saldırısı ile ele geçirildi.Bu Almanya'nın bir saldırı için bir araya geleceğini de gösterdi,ki Viyana Kongre düzeninin prensiplerine aykırıydı.Daha sonra Dükkalıkların yönetimi iki taraf arasında buraları kimin yöneteceği anlaşmazlığına dönüştü ve Prusya, Avusturya'nın Almanya'daki nüfuzunu azaltmak için bu durumu kullandı ve bu noktada İtalya'dan ve diğer Alman devletlerinden destek gördü.

Prusya'nın asıl amacı,Danimarka'dan alınan Dükkalıkları, Avusturya ile savaşmak için  bir bahaneye dönüştürmekti.Ama Avusturya ile savaşmadan önce bu savaş sırasında Fransa'nın nasıl bir tavır alacağını bilmesi gerekiyordu. III.Napolyon,bir Avusturya-Prusya savaşında Prusya'nın yenileceğini zannettiği için her iki tarafı savaştırıp ve zayıf düşürerek savaşın sonunda Prusya'yı işgal etmeyi ve onu ağır bir tazminata bağlamayı düşünüyordu. Böylece hem Alman birliğini engellemiş olacaktı hem de Almanya'nın güçlenmesini durdurmuş olacaktı.

Bismarck'ın daha önceleri Fransa'ya yaklaşmasının nedenlerinden birisi de,Avusturya ile bir savaş sırasında,Fransa'ya yakın olmanın avantajını kullanarak,onu oyalamak için zaman kazanmaktı.Fransa'ya yakınlık,onun savaşa girmesini uzatacaktı.Aynı şekilde Bismarck Fransa'nın Belçika ve Lüxembourg'da toprak kazanması hedefini canlı tutarak ve onu bu tarafa doğru cesaretlendirerek Fransa'nın tarafsızlığını sağlamaya çalıştı.Ama Fransa kendisini İngiltere ile karşı karşıya getirecek böyle bir politikayı görmemezlikten geldi.

Prusya Ağustos 1866 yılında,daha sonraları I. ve II. Dünya Savaşları'nda da uygulanılacak olan bir savaş stratejisini Avusturya karşısında uygulamaya soktu.Prusya hızlı ve kesin bir şekilde Avusturya'yı yendi.Bu noktada Fransa'nın Avusturya'ya yardım etmesi gerekiyordu ama Fransa bunu göze alamadı ve Bismarck Napolyon'un arabulucu olmasını kabul ederek (Fransa'ya yakın olma diplomasisi işte burada çok işe yaradı) onun tarafsızlığını devam ettirdi.

Ağustos 1866 Prag Anlaşması ile Avusturya Almanya'dan çekilmeye zorlandı;Avusturya'nın yanında yeralan Hannover ve Hesse-Cassel, Schleswig-Holstein devletleri ve serbest şehir Frankfurt Prusya'ya bağlandı. Bağımsızlıklarını koruyan Alman devletleri ekonomiden dış politikaya kadar yeni Prusya'nın önderliğindeki yeni Alman Konfederasyonu'na dahil oldular. Güney Alman devletleri de Prusya ile askeri anlaşmalar yaptılar.Buna göre Prusya bir savaş sırasında bu devletler tarafından desteklenecekti.Artık Almanya'nın birliği bir zaman meselesi haline gelmişti.

III.Napolyon,Prusya'nın Avusturya zaferinden  ve Orta Avrupa'da  en güçlü devlet haline gelmesinden sonra,Almanya'nın birliği noktasında Prusya'nın er ya da geç Fransa'ya saldıracağını biliyordu ve bu noktadan itibaren onu durdurmak için müttefikler aramaya başladı. İngiltere ve Rusya ile arası açık olan Fransa, Almanya'yı durdurmak için Avusturya'ya yanaşmak istedi.Ama artık çok geçti çünkü Avusturya geçmişte Fransa'nın yaptıklarını unutmamıştı ve kaybettiği toprakları da artık geri almak istemiyordu ve de sadece dikkatini Balkanlara yöneltmek istiyordu.

Almanya'nın tam birliği için Fransa'nın yenilmesi gerekiyordu ama bunun için Prusya'nın saldıran değil saldırılan bir ülke olması gerekiyordu.Çünkü diğer Alman devletleri ile askeri bir birlik savunma amaçlıydı.Bu savaşı ise Bismarck bir diplomatik hile ile Fransa'nın önce saldırmasını sağlayarak gerçekleştirdi.

1870 yılında III.Napolyon hesapsız ve belirli bir stratejiye bağlanmayan politik parlamalarından birisini yine yaptı.Prusya Kralı'ndan boşalan İspanya tahtına hiçbir Hohenzolern (Prusya hanedanı) prensinin geçmeyeceğine dair güvence istedi.Prusya Kralı William nazikçe Fransız büyükelçisini reddetti.Bismarck Fransa'ya bir telgraf yazdı ve bunu basına sızdırdı.Galeyana gelen Fransız kamuoyu savaş istedi ve Napolyon da bu savaşı kabul etti.Bunun üzerine diğer Alman devletleri Prusya'nın yardımına koşarak Fransa'yı hızlı bir şekilde yenilgiye uğrattılar ve böylece Almanya'nın birliği önündeki son engelde kalkmış oldu.

Eğer Almanya'nın birliği gerçekleşmişse bu tamamen Bismarck'ın Realpolitik'i sayesindedir.

Mustafa Kemal ve Ulusal Kurtuluş Savaşı


I.Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nun bağlı bulunduğu emperyalist kampın yenilmesinden ve İttihat ve Terraki Partisi'nin (İTP) yöneticilerinin yurtdışına kaçmalarından sonra,30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi'nin sonucunda,Türkiye giderek İngiltere,Fransa,İtalya ve Yunanistan tarafından işgal edilmeye başlandı.

Mütareke ile 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açıldığı zaman dilimi arasında kalan dönem,ulusal hareketin ideolojik,politik ve sosyal bileşenlerinin yaratıldığı bir tür hazırlık dönemi olmuştur.

Bu dönemde İTC içerisinde yeralan ulusal ticaret burjuvazisi,Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri aracılığıyla giderek İTC'den ayrışmaya başlayarak ama onun ulusal ticaret burjuvazisine yakın olan katmanlarını da hegemonyası altına alarak ve yine soldan kent ve kır küçük-burjuvasizini de yanına alarak Türk ulusal hareketini yaratmıştır.

Bu zaman zarfında biri ulusal (Sivas Kongresi) diğerleri de bölgesel ve yerel olmak üzere 28 kongre gerçekleştirilmiş ve bu kongreler aracılığıyla ulusal ticaret burjuvazisi kendi ideolojik,politik ve örgütsel hegemonyasını diğer katmanlar üzerinde pekiştirmiş ve liderliği ele geçirmiştir.Yunanistan'ın 15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal etmesi ve bu bölgeyi genişletmesi ulusal direnişin daha da gelişmesine ve ivme kazanmasına neden  olmuştur.

Mustafa Kemal'in 9.Ordu Müfettişi sıfatıyla 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ulaşmasıyla, dağınık olan komite ve kongreler giderek merkezi bir liderlik etrafında birleşmeye başlamıştır.

25 Temmuz-5 Ağustos 1919 tarihleri arasında gerçekleşen Erzurum Kongresi'nde Mustafa Kemal ulusal hareketin başkanlığına seçilmiş ve bu kongrede ulusal hareketin politik hedefi net bir şekilde belirlenerek, vatanın bağımsızlığını şayet Osmanlı hükümeti sağlayamazsa,bunun gerçekleşmesi için geçici bir hükümetin kurulmasına,bu hükümetin milli bir kongre tarafından  seçilmesine, feshedilmiş bulunan İstanbul'daki Heyet-i Mebusan'ın derhal toplanmasının talep edilmesine karar verilmiştir.

4-11 Eylül 1919'daki Sivas Kongresi,yerel örgütleri ulusal düzeyde örgütleyen ilk kongre olup,Erzurum Kongresi'nin kararlarını teyid ederek, Mustafa Kemal'in başkanlığında bir temsil kurulu (Heyet-i Temsiliye) oluşturmuştur.

Sivas Kongresi'nden sonra yapılan seçimler sonucunda, Osmanlı Meclisi 12 Ocak 1920'de toplandı ve Sivas Kongresi'nin kararlarını onayladı.Bu duruma kızan İngilizler meclisi çalışamaz hale getirdiler ve meclis bir başka yerde toplanma kararı alarak çalışmalarını erteledi.Mustafa Kemal yeni bir seçimin yapılarak ve olağanüstü yetkilere dayalı bir meclisin (Kurucu Meclis) oluştrularak,işgalcilerin ülkeden atılmasına götürecek yani iktidarlaşma ve bağımsızlaşma aşamasına götürecek bir seçimin yapılması için illere talimat verdi.

Yeni seçimle seçilen milletvekilleri ile İstanbul'dan kaçıp gelen eski meclisin üyelerinin de bulunduğu yeni meclis 23 Nisan 1920'de açıldı.Mustafa Kemal ilk oturumda meclis başkanlığına seçilerek bir Savaş Hükümeti kuruldu ve bundan sonra hedef düşmanın ülkeden söküp atılmasıydı.

23 Nisan 1920'de TBMM açıldığı zaman ve Padişah politikalarına karşı olan Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri etrafında örgütlenen ulusal kuvvetler Meclis'te çoğunluğu yapılan seçimlerden dolayı ele geçirdiği ve hükümet etme yeteneğine kavuştuğu zaman oluşturulan "TBMM Hükümeti " Batı-Emperyalistleri ile Sovyet sosyal emperyalizmi arasındaki nüfuz rekabetinden yararlanmaya çalışan ve Realpolitik'e tekabül eden bir politika uygulamıştır.

Bu politika temelinde Mustafa Kemal ve TBMM hükümeti, her iki tarafı birbirine karşı dengeleyen,her ikisine de zaman zaman yaklaşan ama nihai pazarlık gücünü sürekli elinde tutan bir pozisyon elde ederek her iki tarafın Türkiye üzerindeki nüfuzunu azaltmayı başarmıştır.

Türkiye beş (İngiltere,Fransa,İtalya,Yunanistan ve Sovyet Rusya) önemli gücün sömürgeleşme tehditi altındaydı.Diğerleri açıktan işgal şeklinde bunu yaparlarken,Sovyet Rusya bunu TKP aracılığı ile ve yine zamanla Kızıl Ordu'nun da harekete geçeceği ve TKP ile birleşeceği bir tarzda bunu yapmak istiyordu.Aslında Türkiye üzerinde çekişen güçlerin NİTELİK olarak birbirlerinden farkı yoktu.

Mustafa Kemal ve TBMM hükümeti, her iki tarafa da onların birbirlerine yakın olmasından daha yakın durdu ve de her yön ile ilişkileri açık tuttu.Hatta her blokun kendi içerisindeki ikincil düzeydeki çelişkileri bile işledi. Mustafa Kemal, meclis açıldıktan bir gün sonra yani 24 Nisan 1920 tarihinde bir gizli oturumda yaptığı konuşmada , Realpolitik'e tekabül eden ulusal bağımsızlık  politikasının genel hatlarını şöyle belirtir:
"Biz, Avrupa'lıların Bolşevizm'den korktuklarını ve bizim Bolşeviklerle tevhid-i
efkar ve harekat edeceğimizden daima kuşkulanmakta olduklarını nazar-ı dikkate alıyor ve daima düşünüyorduk ki böyle bir şeye mecbur olmaksızın amali milliyemiz dahilinde muayyen bir hudutta bizim şeraiti hayatiyemiz,şeraiti istiklalimiz temin olunursa böyle azim bir maksat için böyle uzak bir daiye için herhangi bir devleti ecnebiye ile münasebeti ihtilafa anide girmek belki bizi nedamete mecbur edebilir ve zaten hepimizde de,kendimizde de böyle bir salahiyet mevcut değil."
(Aktaran Özlem Çolak, Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri (1917-1923),s.49,Yüksek Lisans Tezi,Süleyman Demirel Üniversitesi)

Mustafa Kemal ulusal hareketi, Batı-Emperyalistleri ile Sovyet emperyalizmi arasına ya da ortasına yerleştirerek ve Realpolitik'e uygun olarak,birini diğerine karşı kullanarak,her iki tarafı da zayıflatan ve güçten düşüren ve de bu temelde ulusal hareketin güçlenmesine götüren bir politika uygulamıştır.

Mustafa Kemal bu politikaya uygun olarak,26 Nisan 1920'de yani gizli oturumda yaptığı konuşmadan iki gün sonra,Sovyet hükümetine gönderdiği bir mektup ile Sovyet Rusya ile resmi ilişkileri başlatmıştır.Amacı, Batı-Emperyalistlerinin pozisyonunu zayıflatmak için önce Sovyet Rusya'ya yanaşmak ve bu yanaşmayı Batı'da taviz koparmak ve aralarındaki ilişkileri zayıflatmak için kullanmaktı.26 Nisan'da yazılan mektupta Ankara Hükümeti, Sovyet Hükümeti'ne üç öneride bulunmaktadır:
1-Bölgede emperyalist hükümetlere karşı (özellikle Kafkasya'da) ortak askeri harekat düzenlemek;
2-Eğer Sovyet Rusya Gürcistan'a girerse Ankara hükümetinin de Ermenistan'daki emperyalist hükümeti yıkmak için harekete geçeceği ve Azarbeycan'ın da Bolşevikleştirilebileceği;
3-Milli mücadele için beş milyon altın,cephane ve silah isteniyordu.

Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin,1 Haziran 1920'de Ankara hükümetinin isteğine ilkesel olarak olumlu bir yanıt verdi ancak Türkiye ile ittifaklık ilişkisine girmek istemediklerini belirtti. Sovyet Rusya bir yandan Ankara Hükümeti'ne yardım ederken diğer taraftan da Türkiye'de işbirlikçi bir TKP oluşturmaya,elçilikler ve konsolosluklar aracılığıyla Ankara hükümetini tecrit etmeye çalışıyordu.Bu durum Ankara Hükümeti'nin Soyet Rusya'ya karşı daha dikkatli olmasına ve onu dengeleme eğilimine yolaçtı.

Mustafa Kemal zor bir sınav ile karşı karşıyaydı: Hem Sovyet Rusya ile dost kalması gerekiyordu hem de ondan sakınması gerekiyordu.Aynı politikayı tersten Bolşevikler Ankara Hükümeti'ne karşı uyguluyorlardı.Bir yandan Ankara Hükümeti'nin Batı-Emperyalistleri ile ittifaklık ilişkisine girmesini önlemeye çalışıyorlardı öte yandan da Kafkasya'nın tamamen Bolşevikleştirilerek, Türkiye'deki Bolşevik devrim için stratejik konumun daha da güçlendirilmesi düşünülüyordu.Aslında Kafkasya'nın Bolşevikleştirilmesi "Türkiye devrimi"ne bir tür giriş oluşturacaktı.Kafkasya'da sorunsuz ilerleyen bir Sovyet Rusya'nın  Ankara Hükümeti için bir tehlike olduğunu Mustafa Kemal hemen farketti. Türkiye'nin kısa ve orta vadede bir Kızıl Ordu işgaline uğramaması için Mustafa Kemal Kafkaslar'da Sovyet Rusya'ya bir "bedel yükseltme" politikası uyguladı.
Sovyet Rusya,Kafkasya'ya Ermenistan'daki emperyalist yanlısı işbirlikçi hükümeti yıkarak girmek istiyordu.Ancak Ermenistan'daki halkı Ermenistan Komünist Partisi etrafında toplayabilmesi için güçlü bir politikaya ihtiyaç vardı.Bu politikayı ise Ankara Hükümeti'nden Ermenistan'a Van,Bitlis ve Muş'ta biraz toprak vermesi yönünde bir diplomatik baskı ile ya da Ermenistan'daki örgütleri bu yönde desteklemekle sürdürüyordu.Rusya'nın Türkiye'den Ermenistan için toprak talep etmesinin nedeni,aslında iktidardaki Taşnak Partisi'ni ya da hükümetini düşürmek ve komünistlerin ellerini güçlendirerek,Ermenistan'ı Sovyet Rusya'ya bağlama düşüncesiydi.Sovyet Rusya Ankara Hükümeti'ne yapacağı askeri ve ekonomik yardımı bazı tavizlere bağlayarak aslında dolaylı olarak Kafkasya'daki stratejik konumunun güçlendirmesine bağlıyordu. Ankara Hükümeti'nin böyle bir taviz karşısında elde edeceği ekonomik ve askeri yardım, Sovyet Rusya'nın Kafkasya'da güçlenmesi ile kısa bir zaman sonra sıfıra eşit olacaktı.

Sovyet Rusya'nın Kafkasya'da ilerlemesini durdurmak ve stratejik konumunu zayıflatmak için Türkiye Sovyet Rusya ile ilişkileri keserek,28 Eylül 1920'de Ermenistan mevzilerine saldırı düzenledi. Bu saldırılar 30 Ekim'e kadar sürdü ve Türkiye Kars şehrini ele geçirdi.Ermenistan'ın barış isteği Gümrü'nün teslim edilmesine bağlandı.Bunu kabul etmeyen Ermeniler karşısında harekat devam etti ve önce Gümrü,sonra da Iğdır alındı.Kasım ayında Ermenistan barış şartlarını kabul etti.

3 Aralık 1920'de Gümrü Anlaşması ile Ermenistan Sevr'in kendisine verdiği illerden vazgeçti.Daha sonra bu sınır Kars ve Moskova anlaşmaları ile kabul edildi.Bu anlaşma Doğu'dan gelecek bir saldırı ihtimalini ortadan kaldırdığı için bir kısım birliğin Yunan cephesine kaydırılmasına imkan tanımıştır ve I. ve II. İnönü Muharebelerinde kullanılmışlardır.

Ankara Hükümeti Kafkasya'da Sovyet Rusya'yı zayıflatma politikasına Gürcistan politikası ile devam etti.Kızıl Ordu'nun 25 Şubat 1921'de Gürcistan'a girmesinden sonra,eski yönetim Ankara Hükümeti'ne yardım karşılığı Artvin ve Ardahan'ı vereceğini belirtti.Ankara Hükümeti hemen kabul etti ve buraları işgal etti.Sovyet Rusya Türkiye ile savaşmak istemedi çünkü Türkiye aynı tarihlerde Batı Emperyalistleri ile Londra Konferansı'nda görüşmeler sürdürüyordu.Türkiye'nin Batı ile anlaşması olasılığından çekinen Sovyet Rusya 16 Mart 1921'de Türkye ile Moskova'da Dostluk ve Kardeşlik anlaşmasını imzalayarak Kars,Artvin ve Ardahan'ı Türkiye'ye bıraktı.

Türkiye'nin Kafkaslar'da (özellikle Gürcistan,Azarbeycan ve Dağıstan'da) Batı yanlısı anti-Bolşevik rejimler ile yakın ilişki içerisine girerek Sovyet Rusya'ya bedel yükseltme politikası aslında Türkiye'ye Sovyet Rusya ile Batı'ya karşı etkili bir anlaşmanın da kapısını aralıyordu.Moskova anlaşması ile Ankara Hükümeti, Yunan cephesi için gerekli olan askeri mühimmat ve ekonomik yardımı elde etti.İşin ilginç tarafı bu yardımın Sovyet Rusya'nın Kafkasya'da zayıflatılması politikasının sonucunda gerçekleşmiş olmasıdır, ki Realpolitik'in çok güzel bir örneğidir.

Daha önceki örneklerde de (Richelieu ve Bismarck'da) gördüğümüz gibi birbirine düşman güç odakları arasında etkili bir şekilde manevra yapabilmek için, içeride güçlü bir muhalefet hareketinin olmaması gerekir.Mustafa Kemal bu noktada iki güçlü muhalefet hareketini acımasızca ezmiştir.Bunlardan biri TKP, diğeri de Koçgiri'deki Kürt ulusal demokratik hareketidir.Kemalist Hareket,Koçgiri'de (Mart-Haziran 1921) Kürt ulusal demokratik hareketinin Özerklik talebini bastırdıktan sonra bazı Kürt aşiretlerini yanına çekmeyi başarmış,bazı Kürt işbirlikçi ve orta kesimlerini de  reform beklentisi taktiği ile ya tarafsızlaştırmış ya da belirli bir süre Türk ulusal hareketinin yanında kalmasını sağlamıştır.

Sovyet Rusya,Ankara Hükmeti'nin Kafkasya'da kendi stratejik konumunu zayıflatma politikasını dengeleme ve onu zayıflatma politikasından vazgeçmemiş ve hata yapmasını beklemiştir.Özellikle de Batı cephesinde Yunanistan'ın  askeri başarılarına bel bağlayan bir anlayış içerisinde olmuştur. Sovyet Rusya Mustafa Kemal'in bir başarısızlığı anında, Kafkasya'da 60 bin askeri ile bekleyen Ever Paşa'yı Anadolu'ya ulusal hareketin başına geçmesi için bekletmekteydi.

Yunanistan'ın I. ve II. İnönü Muharebeleriyle püskürtülmelerinden ve ilerleyişlerinin durdurulmalarından  sonra,İtalya Ankara Hükümeti ile anlaşarak işgal ettiği yerleri  terketmeye başlamış ve Sakarya muharebesinden sonra da bu çekilişi tamamlamıştır.Bu durum İtilaf devletleri arasında ciddi bir çatlağa neden olmuştur.İtalya'dan sonra Fransa'da Ankara Hükümeti ile anlaşma için görüşmelere başlamış ancak Sakarya Meydan Muharebesi'nin sonucunu beklemeyi tercih etmiştir.

Bu noktada Sakarya Meydan Muharebesi kritik bir öneme sahipti.Hem Sovyet Rusya hem de Fransızlar bu savaşın sonucunu bekliyorlardı.Eğer bu savaş kaybedilseydi Ankara işgal olacak ve ulusal hareket üç gücün kıskacı arasına girecekti:Sovyet Rusya-Enver Paşa,Yunanistan ve Fransa.Bununla birlikte Ermeniler'in ve Kürtler'in de tekrar başlarını kaldırması hemen hemen kesindi.Bu durum karşısında Kemalist hareketin tasfiyesi hemen hemen kaçınılmaz olurdu.

23 Ağustos-13 Eylül 1921 arası gerçekleşen Sakarya savaşı sonunda Yunan saldırısı bertaraf edilerek karşı saldırı ile zayıflatıldı.Bunun sonucunda Fransa Ankara Hükümeti ile Ankara Anlaşması'nı imzaladı ve Güney cephesi tamamen kapandı.İtalya da çekilmesini tamamladı.Ankara Anlaşması Sovyet Rusya ile olan ilişkilerin zedelenmesine yolaçtıysa da daha sonra onun ile ilişkiler rayına oturtuldu.Aslında Batı ile yapılan anlaşmalar Sovyet Rusya'ya bir tür gözdağıydı ve Batı ile kapsamlı bir şekilde anlaşma seçeneği açık bırakılarak Sovyet Rusya'ya diplomatik bir baskı da uygulanıyordu.

Batı-Emperyalistlerinin kendi aralarındaki çelişkilerinin kullanılarak zayıflatılmasından sonra Yunanistan savaş meydanında tek başına kaldı ve Ağustos 1922 tarihindeki Büyük Taaruz ile tamamen Türkiye'den atıldı. Bu savaştan sonra Lozan Konferansı'na davet edilen Türkiye,burada Realpolitik'in bir örneğini de Boğazlar sorununda sergiledi.

Türkiye Lozan Konferansı'na Sovyet Rusya'nın tamamen katılmasına karşı çıkarak tek Boğazlar sorunu görüşülürken kabul edilmesini talep etmiştir. Boğazlar sorununda üç tez çarpışma halindeydi:
1-İngilizler ve müttefikleri, geçiş serbestliği,boğazları askerlerden arındırma ve uluslararası kontrol talep ediyorlardı.
2-Sovyet Rusya,kesin Türk egemenliği,savaş gemilerine ve askeri uçaklara kapalılık ama ticari gemilere açıklık talep etmiştir.
3-Türkiye,boğazları askerden arındırma ve kontrolden vazgeçmekle birlikte,İstanbul ve Marmara'nın güvenliğini talep etmiştir.

Türkiye Boğazlar sorununda İngiliz ve Sovyet çatışmasında  kendi konumunu güçlendirmek için yararlanmak istemiştir.Türkiye bu noktada daha çok İngiliz tezini desteklemiştir.Çünkü giderek güçlenen Sovyet Rusya karşısında gelecekte Türkiye'nin tek başına kalma tehlikesi vardı.İngilizler Karadeniz'de Türkiye'nin Sovyet gücü karşısında güvenliğini sağlama garantisi vermişti. Eğer Karadeniz bir Sovyet denizi haline gelirse,Türkiye'nin tek başına buna direnme şansı olmayacaktı ve boğazlar Rusya'nın kontrolüne girecekti. Türkiye Sovyet tehditini İngiltere gibi güçlü bir devlete yanaşarak dengelemiştir ve Sovyet Rusya'nın bütün tehditlerine karşı İngiliz tezini kabul etmiştir.

Eğer Türk ulusal kurtuluş hareketi, beş güçlü devletin Türkiye üzerindeki nüfuzunu yoketmişse,bunun en önemli nedeni Mustafa Kemal'in uygulamış olduğu Realpolitik'tir.

Stalin ve II.Dünya Savaşı


I.Dünya Savaşı'ndan sonra Versay Anlaşması ile  ve Almanya'nın baskı altına alınması ile ortaya çıkan Avrupa Güç Dengesi,önce İtalya'da daha sonra da Almanya'da ortaya çıkan faşist rejimler ile ortadan kalkmaya başladı.Özellikle 1933 yılında Nazilerin Almanya'da iktidara gelmeleriyle birlikte, birbirinden bağımsız üç emperyalist güç odağı oluştu:
1-İngiltere-Fransa (daha sonra ABD)
2-Almanya-İtalya (daha sonra Japonya)
3-Sovyetler Birliği (uydu Komünist Parti'ler)

Nazilerin Almanya'da iktidara gelmelerinden ve Almanya'nın nüfuz alanını savaş aracılığıyla genişleteceğinin belli olmasından sonra, Sovyetler Birliği doğal olarak burjuva demokrasiler ile yakınlaşma siyaseti izlemeye başladı. Amaç bir Alman saldırısı karşısında burjuva demokrasiler ile bir ortak cephe oluşturmaktı.Hatta bunun için Avrupa'da faşistleri durdurmak için sosyalist partiler ile Halk Cephesi taktiği uygulandı ve Fransa'da 1936 yılında iktidara dahi gelindi.Ancak yine de burjuva demokrasileri Almanya'ya karşı Sovyetler Birliği (SB) ile ortak bir cephe anlayışına gelmediler.1933-1938 arası SB'nin burjuva demokrasiler ile ittifaklık arayışı tek boşa gitmekle kalmadı ama bu sonuncuların alttan alta Almanya'yı SB'ye karşı kışkırtma politikası da su yüzüne çıkmaya başladı.Bu andan itibaren  Stalin'in uygulamış olduğu politika giderek Realpolitik'e benzemeye başlamıştır.

Münih Konferansı (29-30 Eylül 1938),İngiltere ve Fransa'nın gerçek niyetlerini ele vermesi noktasında SB için somut  bir gösterge olmuştur. Hitler'in Çekoslovakya'nın çoğunluğu Alman olan Südet bölgesinin Almanya'ya verilmesini talep etmesi,yoksa bu uğurda savaş yapacağı tehditi sonrasında, Fransa ve İngiltere Münih Konferansı'nda bu bölgenin "barış" karşılığında Almanya'ya verilmesini kabul etmişlerdir.

Ama Münih Konferansı'nın iç yüzü ve Avrupa jeopolitiğindeki yeri ve anlamı farklıydı.Bu konferansın politik anlamını Stalin ve Sovyet diplomasisi çok iyi anladı.Batı emperyalistlerinin Münih Konferansı ile "barışı kurtardık" sloganı, gerçek niyetlerinin perdelenmesi için bir tür örtüydü.İngiltere ile Fransa Almanya ile savaşın yakın gelecekte kaçınılmaz olduğunu iyi biliyorlardı. Amaçları Almanya ile karşılaşmadan önce,onun önce Sovyet Rusya ile savaşmasını  ve böylece her ikisinin de güçten düşmesini sağlayarak kendi konumlarını güçlendirmeye çalışıyorlardı.Münih Konferansı'nın amacı, Almanya'yı Doğu Avrupa'ya doğru yönlendirerek Sovyet Rusya ile karşı karşıya gelmesini sağlamaktı. Bu bir zamanlar Fransa'nın Orta Avrupa'da Richelieu ile uyguladığı Raison d'etat politikasının bir benzeriydi.

Münih Konferansı'ndan sonra Stalin,SB'yi burjuva demokrasiler
|
_ _