[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  26-06-2022 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten- Sayı 50 (2) }
| Devrimci BültenSOSYALİST DEVRİM VE ULUSLARARASI SERMAYE KARŞISINDA TUTUM SORUNU (V) (I)

K.Erdem

7- « Savaş Komünizmi », III. Enternasyonal’in Revizyonist Kuruluşu ve Avrupa ve Dünya Sosyalist Devriminin Yenilgisi (I)

Rus komünist hareketinin,Lenin ve Bolşeviklerin yapmış oldukları hatalar sonucunda sürüklenmiş oldukları korkunç tarihsel girdabın içerisine,çok kısa bir zaman sonra Rusya Komünist Partisi (RKP) aracılığıyla başta Avrupa Komünist hareketi olmak üzere dünya komünist hareketi de sürüklendi.

Çoğu zaman Ekim Devrimi’nin dünya sosyalist devrimi üzerine etkisi pasif bir şekilde ele alınır.Aslında Ekim Devrimi, komünist niteliğini kaybetmeye başladığı 1918’in başlarından itibaren , dünya sosyalist devrimi üzerine aktif olarak olumsuz bir etkide bulunmuştur ve dünya sosyalist devriminin tarihsel temelini revizyonizm lehine daraltmıştır.

Ekim Devrimi’nin ve bu temelde Lenin ve Bolşevikler’in hatalarının nedenlerini
kavrayabilmek için,herşeyden  önce Ekim Devrimi’ni doğru bir tarihsel ve mantıksal bağlam içerisine yerleştirmek gerekir.Bu doğru bir şekilde yapılmaksızın bu devrimden doğru sonuçlar çıkarmak hemen hemen imkansızdır.

Bu noktada Tony Cliff’in Ekim Devrimi ile dünya sosyalist devrimi arasındaki ilişkiyi ele alan düşüncelerinin eleştirisi temelinde sorunu ele alacağız ve çözümlemeye çalışacağız.Çünkü onun bu noktadaki düşüncesi, dünya komünist hareketi içerisinde ister Leninist ister Troçkist ister Stalinist isterse de başka bir dogmaya ait olsunlar genel kabul görmüş bir düşüncedir.
Tony Cliff bu nokta ile ilgili olarak iöyle yazmıştır :

« Dünya sosyalizm için olgunlaşmıştı ve hatta belki de fazlasıyla olgunlaşmıştı. Bir devrim olmasaydı insanlık bir çöküntü ve şekilsileşme ile karşı karşıya kalma tehlikesi ile yüzyüzeydi.Devrim Rusya’da patladı çünkü dünya kapitalist zinciri en zayıf noktasından koptu. Devrimin Rusya’dan daha gelişkin bir kapitalist ülkede, örneğin Birleşik Devletler’de muzaffer olması tabii daha iyi olurdu. Ne var ki, proleter devrimleri bir düzen içinde gerçekleşmiyor: Devrimler kapitalist sistemin akıl dışılığının bir sonucu olarak gerçekleşiyor. Eğer 1917 Devrimi bir ‘erken doğum’ ise bu sadece onun tek bir ülkeyle sınırlı olmasındandır: Ekim Devrimi bir hata değildi ama bu devrimin Rusya’nın sınırlarından taşamaması sadece basit bir hata değil sosyal demorat partilerin birinci dereceden sorumlu oldukları bir suçtur. » ( Tony Cliff,Lenin, cilt 4, Z Yayınları, s.282-283)

Bu alıntıda T. Cliff’in Ekim Devrimi  ile ilgili olarak çıkarmış olduğu çok önemli iki sonuç vardır:
1-    Birincisi « Dünya sosyalizm için olgunlaşmıştı ve hatta belki de fazlasıyla olgunlaşmıştı » tespiti;
2-    İkincisi ise, « ...bu devrimin Rusya’nın sınırlarından taşamaması sadece basit bir hata değil sosyal-demokrat partilerin birinci derecede sorumlu oldukları bir suçtur » tespitidir.

T.Cliff’in çıkarmış olduğu bu her iki sonuç da yanlıştır.Bu iki noktayı biraz ayrıntılı ele almak gerekir.

Birinci nokta ilgili olarak,T.Cliff  Ekim Devrimi’nin tarihsel zorunluluğunu devrimi üretici güçlerin düzeyi ile ilişkilendirerek açıklıyor.Onun Ekim Devrimi’ni üretici güçlerin  düzeyi ile ilişkilendirerek açıklama anlayışı ve metodu biçimsel olarak doğru olmasına karşın,bütün sorun bu ilişkilendirmeyi yanlış yapmasıdır yani metodun içeriğinin yanlış olmasıdır.Aslında bu anlayış bütün revizyonist eğilimlerin ortak özelliğidir.Bütün revizyonist akımlar bu sorunda ortak bir pozisyona sahiptirler.

Ekim Devrimi hiç kuşkusuz üretici güçlerin belirli bir baskısı temelinde ortaya çıkmıştır ama bu bütün revizyonist akımların iddia ettikleri gibi, üretici güçlerin sosyalizm düzeyine çıkmasının sonucunda değil, kapitalist üretim ilişkilerinin bir biçimden diğerine evrilme döneminde  ve bu evrilmenin yada geçişin neden olduğu dünya çapında tarihsel alt-üst oluş dönemine denk gelmesinden kaynaklanmıştır.Az ileride bu noktayı daha arıntılı olarak ele alacağız ama şimdilik şu kadarını belirtelim ki, kapitalizm ilk ortaya çıktığı andan itibaren bir dünya sistemi olarak şekillendiği için ve bu şekillenmeyi de bir biçim (ki o zaman ki üretici güçlerin gelişme düzeyine tekabül eder) içerisinde gerçekleştirdiği için, üretici güçler dünya çapında bu biçimi aşan bir düzeye geldiği zaman, dünya genelinde bu düzeye uygun üretim ilişkileri kurma zorunluluğu belirir.Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyine uygun olarak yeni üretim ilişkileri işte bu baskının sonucunda oluşur. Alt-üst oluş sırasında eğer üretici güçlerin düzeyine uygun olmayan bir biçim (hemen Ekim Devrimi sonrasındaki yanlış ekonomi poitikalarda olduğu gibi) ortaya çıkarsa, üretici güçler katı ve uzlaşmaz bir şekilde bu biçimi reddederek kendisine yeni bir biçim arar ve bunu bulur da (iktidarın komünist hareketin ellerinden kayması ve BP ve Sovyetin yozlaşması).

İkinci nokta ile ilgili olarak yani Sosyal-Demokrat partilerin politik insiyatifi ele geçirmeleri ve Komünist partileri kitlelerden tecrit etmeleri ve bu gücü ve olanağı elde etmeleri, bizat Komünist partilerin ama özellikle de Bolşevik Parti’nin hatalarının sonucudur.

III.Enternasyonal’in yanlış revizyonist temeller üzerinde kurulmasına neden olan durum, bundan önceki bölümde yani Rusya’nın etrafındaki cumhuriyetlere karşı (Ukrayna,Transkafkasya,Uzakdoğu Cumhuriyeti vs) yapılan hatanın bir benzeridir.

Yanlış ekonomi politikalar sonucunda, korkunç bir ekonomik darboğaza sürüklenen Sovyet Rusya, nasıl zamansız bir şekilde kendi etrafındaki Cumhuriyetlerde « zorla sovyetleştirme »ye  yani « zorlama sosyalist devrimler »e   başvurmuşsa, aynı şekilde III.Enternasyonal’i de bir tür « zorlama » ve bundan dolayı da « acil bir şekilde Komünist Partiler oluşturma » politikası temelinde ele almak zorunda kalmıştır.Az ileride gösterileceği gibi bu « zorlama » ve « itme », III.Enternasyonal içerisinde bürokratik metodları ve bunun sonucu olan küçük-burjuva ideolojik ve politik anlayışı öne çıkarmış ve bu temelde III.Enternasyonal’i (kuruluşundan itibaren) Sovyet dış politikasının uzantısı haline getirerek, Avrupa ve dünya sosyalist devriminin tarihsel temellerini daraltmıştır.

Konunun bütünlüklü bir görünümünü elde etmek için bu iki noktanın ayrıntılı olarak geliştirilmesi gerekir.

Değerlerin Dünya Çapında Üretim Fiyatlarına Dönüşmesi ve Dünya Çapında Genel Bir Kar Oranının Oluşumu ve Güç Dengesi Teorisi

Ekim Devrimi’nin ortaya çıkışının ve yenilgisinin tarihsel koşullarını anlayabilmek için herşeyden önce onu,tarihsel ve mantıksal bağlamda kapitalist üretim ilişkileri içerisinde doğru yerine yerleştirmek gerekir. Bu doğru yapılmadığı taktirde, bütün diğer alt sorunlara yanlış cevaplar verilecektir.Ama Ekim Devrimi’ni bu tarihsel ve mantıksal yerine de ancak tek bir şekilde yerleştirebiliriz: Genel Kar Oranı ve Biçimleri sorununu doğru ele alarak.Bu da bizi kaçınılmaz olarak Marx’ın Kapital’inin III. cildine ve orada açımlanan ilkelere götürür.

Bugüne kadar denebilir ki hiçbir Marksistin aklına, Ekim Devrimi’ni Genel Kar Oranı ve Biçimleri sorunu ile ilişkilendirme ve bu temelde onun tarihsel gerçekliğini açıklama anlayışı gelmemiştir.Halbu ki F.Engels’in ölmeden önce « vasiyeti », bu noktanın yani Genel Kar Oranı ve Biçimleri sorununun, Marksistler tarafından daha da geliştirilmesi ve bilinmeyen taraflarının ortaya çıkarılmasıydı. (Bakınız F.Engels’in Sombart’a yazmış oduğu 5 Mart 1895 tarihli   mektuba).

Marksist literatürde emperyalizm sorunu ele alındığında ya Genel Kar Oranı ile  ilişkisi hiç ele alınmamış yada ele alınmışsa da yanlış ele alınmıştır.Bu noktada  Lenin’in,Hilferding’in,Buharin’in vs. çalışmaları örnek olarak verilebilir.
Genel Kar Oranı ve biçimleri sorununu doğru anlayabilmek için herşeyden önce bir noktayı doğru anlamak zorunludur: Değerlerin Üretim fiyatlarına dönüşmesi. Bu nokta doğru anlaşılmaksızın,bu noktanın neden olduğu diğer fenomenler doğru anlaşılmaz vede mantıksal zincirde sürekli aksamalara ve kopmalara neden olur.

Daha önce bu noktaya bir başka makalede kısaca değinerek şöyle yazmıştım:
« Gerek ticari kapitalizm döneminde gerekse de sanayi kapitalizmi döneminde olsun, kapitalist üretim tarzı ortaya çıktığı tarihsel andan itibaren hep bütünlüklü bir yapıya sahip olmuştur. Başka bir şekilde belirtirsek eğer, kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel yörüngesine giren bir toplum (ister tek ticaret aracılığıyla olsun isterse de hem ticaret hem de sanayi aracılığıyla olsun) hiçbir zaman artık bu yörüngenin dışına bir daha da çıkamaz. Böylece uluslararası ticaret ve sermaye ihraçları yoluyla evrensel kapitalist sistemin bir parçası olur. Kapitalist bütün ile ilk temasını gerçekleştiren bir toplum, yani onun bir parçası haline gelen bir toplum, bütünün genel çemberi içerisine hapsolurken, aynı zamanda eşit genel kar oranının oluşumu sürecine de dahil olur. Böylece uluslararası ticaret aracılığıyla dünya ekonomisi zemini üzerinde, evrensel sistemin bütün halkaları ile iç içe geçerek değer yasasının evrensel egemenliği altına girer. Bunun en önemli sonucu, birbirinden tecrit edilmiş bir şekilde üretilmiş sanılan ve çeşitli iç pazarlarda üretilen artı-değerlerin, uluslararası ticaret aracılığıyla, bir bütünün parçaları olarak bir araya getirilmesi ve ilişkiye sokulmasıdır. Uluslararası ticaret aracılığıyla ilişki içerisine sokulan bütün dünya toplumsal artı-değerinin herbiri, rekabet aracılığıyla gerçek ya da göreli değerlerine kavuşurlar. Peki bu ne anlama gelir? Bu şu anlama gelir: herhangi bir işkolunda artı-değerin üretimi ile onun pazarda realize edilmesi, değer olarak birbirine tekabül etmeyebilir. Zaten farklı üretim ölçeklerinin eşitsiz bir şekilde varolduğu kapitalist toplumda, üretim fiyatları değerlerinden sapma gösterirler. Bu durum, zaten değerlerin üretim fiyatlarına dönüşmesi denen şeydir. Üretilen ama gerçekleştirilemeyen artı-değerler de ortadan kaybolmazlar, sadece başka kapitalistlerin ceplerine akar. Çünkü dünya çapındaki toplam artı-değer toplam kara eşittir. Yine aynı şekilde bütün üretim alanlarında üretilen değerler de (maliyet artı artı-değer), üretim fiyatları ( maliyet artı ortalama kar) toplamına eşittir. » ( K.Erdem, Devrimci Bülten sayı 42)

Uluslararası ticaret ile ilişki içerisine sokulan farklı topumların farklı bileşimlerdeki emekleridir.Bu ilişki bir kere kurulduğu andan itibaren « Kara Delik » gibi sürekli büyür ve gelişir vede artık geri dönüşü olmayan bir sürece evrilir.Kurulan bu ilişki emekler arasında bir ilişki olduğu için aynı zamanda bunun toplumal ifadesi olan değerler arasında bir ilişkidir.Böylece ilişki içerisine sokulan farklı değerler ve bunların nitel ve nicel durumlarıdır.Her ülkenin emeğinin tarihsel örgütlenmesine bağlı olarak bir değer bileşimi vardır ve bu bileşimin niteliği ve niceliği,diğer değerler ile ilişki içerisinde yani bütün üzerinden belirlenilir vede onun genel içerisindeki ağırlığını belirler. Değerin bu tarihsel yapısı, üstyapının eğilimlerinin (felsefi, ideolojik, politik, sanatsal, kültürel vs.) gelişme derecesini de belirler.

Değerlerin üretim fiyatına dönüşmesine biraz daha yakından bakmak gerekir:

« Metaların değerleri üzerinde değişilmeleri ile üretim-fiyatları üzerinde değişilmeleri, toplumsal üretimin farklı gelişme derecelerine tekabül eder. Küçük meta üretiminin toplumsal üretimin temelini teşkil ettiği çeşitli dönemlerde (bu köleci, feodal ve kapitalizmin yeni yeni nüfuz etmeye başladığı ama daha tam gelişme sağlayamadığı dönemlerdir), üretim araçlarının üreticilerin mülkiyetinde olduğu ve daha gelişmiş bir iç pazarın oluşmadığı koşullarda, üreticilerin ürünleri olan metalar aşağı-yukarı aynı toplumsal üretim koşullarında gerçekleşiyordu ve bunun sonucunda da metaların fiyatları ile değerleri de çakışıyordu. Ya da fiyatın değerden sapması pek önemsizdi. Bundan dolayı metalar değerleri üzerinden satılıyordu. Çünkü üreticiler, işbölümünün fazla gelişmemiş olmasından dolayı ve küçük yerleşim bölgelerinde yaşadıklarından dolayı, kabaca ve göz kararıyla birbirlerinin metaları için harcadıkları emek-zamanlarını yaklaşık olarak tahmin edebiliyorlardı. Özellikle paranın ortada olmadığı ya da değişime girmediği yani trampa sisteminin ağırlıkta olduğu durumlarda metalar değerleri üzerinden satılıyordu. Ancak küçük meta üretiminin önce manüfaktür daha sonra da büyük ölçekli sanayi tarafından aşılmasından ya da çözülmesinden sonra ve yine aynı şekilde paranın yoğun bir şekilde değişim ilişkileri içerisine girmesinden sonra artık metalar değerleri üzerinden yani maliyet artı artı-değer üzerinden değil, üretim-fiyatları yani maliyet artı ortalama kar oranı üzerinden değişilmeye başlandı. Burada değerin oluşumunun ve gerçekleşmesinin sadece biçim değiştirmesi söz konusudur.
Burada şu sonuç çıkmaktadır: Tarihte metaların değerleri üzerinden değişilmeleri üretim-fiyatları üzerinde değişilmelerinden önce gelir.
“Fiyatlar ile fiyat hareketlerinin, değer yasasının egemenliği altında olması bir yana, metaların değerlerine, yalnız teorik değil, tarihsel bakımdan da üretim fiyatlarına ön geldiği gözüyle bakılması tamamen yerinde olur. Bu, üretim araçlarının emekçiye ait olduğu koşullar için geçerlidir ve hem eski çağlarda ve hem de modern dünyada kendi emeği ile yaşayan toprak sahibi çiftçiye ve zanaatçıya uygulanır. ” (abç) (Marx, age, s. 160)
F. Engels de bu noktayı Kapital’in III. Cildine yazdığı ekte açık bir şekilde belirtmiştir:
“Şu halde, marksist değer yasası, ürünleri, metalara dönüştüren değişimin başlangıcından 15. yüzyıla değin süren bir dönem için, genel bir ekonomik geçerliğe sahip olmuştur.” (F. Engels, Kapital cilt-III, s. 787)
Yine az ileride şöyle yazmıştır:
“Şu halde, değer yasası, beş ile yedi bin yıllık bir dönem boyunca egemenliğini sürdürmüştür.” (Engels, age, s. 788)
Ama bütün bunlar ne anlama gelir? Ya da başka bir şekilde sorarsak eğer, metaların değerleri üzerinden değil de üretim-fiyatları üzerinden değişilmelerinin sonuçları nelerdir?
Bir metanın başka bir meta ile (para da olabilir) değişirken almış olduğu değer formunu (bu göreli değeridir), onun bu değişimden bağımsız olarak, üretimi esnasında kendi içerisinde barındırmış olduğu emek-zamanı sonucunda almış olduğu değer formundan (bu da onun mutlak değeridir) ayırt etmek gerekir.
“Dolayısıyla, iki metanın değerleri, karşılıklı olarak kendi kullanım-değerleriyle de ifade edilseler, kendi para fiyatlarıyla da ifade edilseler (. . . ) bu göreli ya da karşılaştırmalı değerler ya da fiyatlar aynıdır, ve bunlardaki değişiklikler, terimin birinci anlamındaki göreli değerlerinde ortaya çıkan değişikliklerden, yani onların kendi üretimleri için gereken ve içlerinde somutlaşan emek-zamanındaki değişikliklerden ayırdedilmelidir. ” (Marx, Artı-Değer Teorileri, Kitap-II, s. 159)
Metaların mutlak değerleri üzerinden değil de göreli yani karşılaştırmalı değerleri üzerinden değişilmeleri, para aracılığıyla olduğu için bütün süreç çok karmaşık bir biçime bürünür. Para, metaların mutlak değerlerini değil değişim esnasında büründükleri göreli değerleri gösterir. Onun için:
“... paranın göreli değeri, tüm metaların sayısız fiyatında ifade edilmiştir, metanın değişim-değerinin parayla ifade edildiği bu fiyatların herbirinde, paranın değişim-değeri, metanın kullanım-değer ile ifade edilmiştir.” (abç) (Marx, age, s. 188)
O halde bundan çıkan sonuç nedir?
Bütün paranın değişim-değerinin toplamı (miktarı artı tur sayısının çarpımı), toplumsal üretimin bütün alanlarında üretilen metaların değerlerinin toplamına eşittir. Her ne kadar para, değişim esnasında metaların göreli değerlerini yansıtıyorsa da, bütün toplamı içerisinde paranın değişim-değeri miktarı, metaların mutlak değerlerinin toplamına eşittir.
Ama o zaman bu durum bizi başka bir noktaya götürür. Madem ki, toplam üzerinden ele alındığında, değerler toplamı fiyatlar (ama bu fiyatlar, değerlerin değişim sırasında para olarak ifade edilmelerinden başka bir şey değildirler) toplamına eşittir, o zaman, bütün üretim alanlarındaki değerler (maliyet artı artı-değer), bütün üretim-fiyatlarının (maliyet artı genel kar oranı) toplamına yani bütün üretim alanlarına dağılan yatırılmış sermaye artı toplam kara eşittir:
“Dolayısıyla, bütün üretim alanlarındaki karlar toplamının, artı-değerler toplamına eşit olması gerekir ve toplam toplumsal ürünün üretim-fiyatlarının toplamı, bu ürünün toplam değerine eşittir.” (Marx, Kapital-III, s. 156)
Demek ki toplam toplumsal artı-değer toplam toplumsal kara eşittir. Ancak bu toplam artı-değer çeşitli üretim alanları arasında farklı miktarlarda dağılmıştır. Bunun nedeni üretimde bulunan sermayelerin farklı organik bileşimlere sahip olmaları ve bundan dolayı da farklı üretkenlik düzeylerine sahip olmalarıdır. Bu farklı üretkenlik düzeyleri de değerlerin oluşumu süreci üzerinde etkide bulunarak farklı değer biçimlerinin oluşumuna neden olurlar. Bu durum kaçınılmaz bir şekilde pazarda fiyatların oluşumu üzerinde etkide bulunur. Fiyat hareketleri, değer yasasının egemenliği altında bulunduğu için, Pazar mekanizmaları (arz ve talep, rekabet vs.) değerleri üretim-fiyatlarına dönüştürerek, toplam artı-değeri, farklı üretim alanları arasında eşit bir kar oranı getirecek bir biçimde dağıtır.
“Farklı üretim alanlarındaki artı-değerlerin eşitlenmesi, bu toplam artı-değerin mutlak büyüklüğünü etkilemez, yalnızca, farklı üretim alanları arasındaki dağılımını değiştirir. Bu artı-değerin belirlenmesi ise, yalnızca değerin, emek-zamanıyla belirlenmesinden kaynaklanır.”  (Marx, Artı-Deger Teorileri, Kitap-II, s. 177) »
(K.Erdem,Devrimci Bülten sayı 40)

Değerlerin ,(ki bu değerlerin içerisinde somutlaştığı şey metadır) dünya çapında ticaret aracılığı ile ilişki içerisine girmesi,bu ekonomik temel üzerinde devletlerin politik olarak ilişki içerisine girmesine neden olur ve birbirleriyle etkileşiminin de temelini oluşturur .Değerin niteliği ,niceliği ve yoğunluğu ,politik yapının içeriğini,biçimini ve gelişme derecesini de belirler.

Tarihte ilk defa 15. yüzyıldan itibarendir ki,giderek değerler üretim fiyatına dönüşmeye başlamıştır ve bu dönüşüme uygun olarak da uluslararası bir politik denge oluşmaya başlamıştır.Bu yüzyıldan itibaren sürekli biçimi ve yoğunluğu değişse de sürekli olarak bir uluslararası politik denge oluşmuştur ve bu dengenin değişmesi de her zaman dünya çapında değişikliklere neden olmuştur.

Teorinin bu politik yanını sezgisel olarak ortaya çıkaranlar gariptir ki Marksistler değil emperyalist teorisyenler olmuştur ve bunu özellikle bir teori biçimine sokan ise Henry Kissinger olmuştur . H. Kissinger Diplomasi kitabında  bu prensibi kitabının temeline oturtmuştur.
Kissinger kitabının daha ilk sayfalarında  Güç Dengesi ile ilgili olarak şöyle yazar:
« Avrupa,ilk tercihi olan ortaçağ’ın dünya imparatorluğu rüyası çökünce ve eski hayalin külleri içinden aşağı yukarı birbirine denk güçte devletler ortaya çıkınca,ister istemez güç dengesi politikasını kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu şekilde kurulan  bir grup devlet,birbirleriyle uğraşmak zorunda kalınca yalnızca iki olasılık ortaya çıktı: Ya bu devletlerden birisi,çok güçlenerek diğerlerini egemenliği altına alacak ve bir imparatorluk yaratacaktır veya hiçbir devlet bu amacı gerçekleştirecek kadar güçlenemeyecektir.İkinci olasılıkta, uluslararası topluluğun en saldırgan üyesinin istekleri diğer devletlerin bir araya gelmesiyle,başka bir deyişle,güç dengesi yoluyla kontrol altında tutulmuştur.
Güç dengesi sistemi,krizleri,hatta savaşları önlemek iddiasında değildir. Düzgün işlediği zaman,hem bir devletin diğerlerini egemenliği altına alma arzusunu,hem de anlaşmazlıkları sınırlamak amacındadır.Bu sistemin amacı,barıştan çok istikrarın ve aşırılıktan kaçınmanın sağlanmasıdır. Bir güç dengesi düzenlemesi,tanımı gereği uluslararası sistemin her üyesini tatmin edemez.Fakat hoşnut olmayan tarafın hoşnutsuzluğu, uluslararası düzeni bozmaya kalkışacağı düzeyin altında kaldığı sürece, sistem en iyi şekilde çalışmış demektir.
Güç dengesi teorisyenleri,bu sistemin, uluslararası ilişkilerin doğal şekli olduğu izlenimini yaratmaktadırlar.Gerçekte, insanlık tarihinde güç dengesi sistemleri çok seyrek olarak yeralmıştır.Batı Yarımküresinde hiç görülmemiştir; çağdaş Çin topraklarında ise,iki bin yıl önceki savaşçı devletler devrinden  beri güç dengesi sistemi olmamıştır.İnsanlığın büyük bölümü ve tarihin en uzun devreleri için tipik devlet modeli, imparatorluktur. İmparatorluklar ise, uluslararası sistem içinde hareket etmeye ilgi duymazlar, bizzat kendileri uluslararası sistem olma çabası içindedirler.İmparatorlukların güç dengesine gereksinimi yoktur.Birleşik-Devletler,Asya’da Amerikalarda ve Çin tarihinin çoğu döneminde dış politikalarını böyle yürütmüştür.
Batı’da güç güç dengesi sistemlerinin uygulandığı örneklere, Eski Yunanistan’ın ve Rönesans İtalyası’nın şehir devletleri arasındaki sistemde ve 1648 Vestfalya Barış Antlaşması’nın ortaya çıkardığı Avrupa devlet sisteminde rastlanır.Bu sistemlerin ayırıcı özelliği,birbirine denk güçte devletlerin varolması gerçeğini yücelterek ,dünya düzeni için yol gösteren bir ilke haline getirmek olmuştur.
Entellektüel olarak da güç dengesi kavramı,Aydınlanma Dönemi’nin belli başlı politik düşünürlerinin inançlarını yansıtmaktadır.Bu düşünürlerin görüşlerine göre,politik dünya dahil,tüm evren,her biri diğerini dengeleyen akılcı prensiplere göre yönetilmektedir.Mantıklı insanlar tarafından görünüşte rastlantısal olarak yapılan eylemler,sonunda ortak iyiliğe dönüşmektedir. Otuz yıl Savaşları’nı izleyen neredeyse sürekli anlaşmazlıklarla dolu yüzyılın ise, bu görüşü desteklediği pek söylenemez.
Adam Smith, Ulusların Zenginliği [The Wealth of Nations] kitabında « görünmeyen bir elin » bencil kişisel ekonomik eylemleri damıtarak,bunu genel ekonomik refaha dönüştürdüğünü söylemektedir.Madison , Federalist Yazılar’da, kendi çıkarlarını bencilce savunan bir çok politik « hizbin », yeterince büyük bir cumhuriyette,sonunda bir çeşit otomatik  mekanizma yoluyla bir iç uyum yaratabileceğini savunmuştur.Montesquieu tarafından algılandığı ve Amerikan Anayasası’nda somutlaştığı biçimiyle,kuvvetler ayrılığı,kontrol ve denge (checks and balances) kavramları da aynı görüşü yansıtmaktadır.Kuvvetler ayrılığından maksat,uyumlu bir yönetime ulaşmak değil,diktatörlüğü önlemektir; hükümetin her kanadı kendi çıkarını takip ederken aşırılıkları sınırlar ve böylece ortaya ortak iyiliğe hizmet eder.Aynı  prensipler ,uluslararası ilişkilere de uygulanacaktı.Kendi bencil çıkarlarını savunan her devletin,sanki seçme özgürlüğü sağlanınca  görünmeyen bir el herkesin refahını garanti ediyormuş gibi,ilerlemeye katkıda bulunacağı varsayılıyordu. »
  ( Henry Kissinger,Diplomasi,s.12-13-14, Türkiye İş Bankası Yayınları)

H.Kissinger’in Güç Dengesi analizi yer yer sorunlu ve eksiktir.Güç Dengesi teorisinin özelliklerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:
1-İmparatorluk biçimindeki politik örgütlenmeden farklı olarak, burjuva ulus-devlet biçiminde ortaya çıkan politik örgütlenme,başka ulus ve devletlerle olan ilişkilerini, onları yoketmek ve kendine katmadan ziyade,farklı devlet ve ulusların biçimsel egemenliklerini kabul ederek,onlarla ilişkilerini çeşitli nüfuz dereceleri biçiminde düzenlemeye çalışmıştır.Bunun sonucu olarak, birbirleriyle ilişki kuran devletlerin,birbirlerini etkileme ve belirli nüfuz alanları kurma mücadeleleri genel bir güç dengesini ve bu güç dengesinin çeşitli gelişme derecelerini ortaya çıkarmıştır.
2-İmparatorluğun sınırsız yayılma eğiliminden,devletlerin « birarada » yaşama anlayışına geçişin altında yatan tarihsel neden, kapitalizmin gelişmesiyle ulusal eğilimlerin gelişmesi,güçlenmesi ve evrensel süreçleri etkilemesi yatmaktadır.Bu durum imparatorluğun sınır tanımayan gelişimini sınırlandırmış ve belirli bir noktadan sonra da kaybolmasına neden olmuştur ki,bu son durum kapitalizmin giderek evrenselleşmesinin sonucunda ortaya çıkan bir durumdur.Demek ki Güç Dengesi politikasının ortaya çıkması, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi ile bağlantılı bir durumdur.
3-Burjuva üretim ilişkileri,feodal toplumun bağrında tedrici geliştiği için, ilk önceleri « Güç Dengesi » politikası feodal biçimler içerisinde gelişmiş ve ilk başlarda yeni ile eski biçimlerin karışık biçimlerine yolaçmıştır.Bundan dolayı ilk başlarda farkedilmesi güç olmuştur.
4-Devletlerin biçimsel olarak bir araya gelmelerine ve bu temelde birbirlerini tanıyarak ilişki kurmalarına ve çıkarlarını bu temelde geliştirmek istemelerine neden olan durum,Değer Yasası’nın dünya çapında etkili olmasıdır. Değer Yasası önce ticaret aracılığı ile devletleri birbirine yakınlaştırmış, sonra da birbirlerine bağlamıştır.Bu karşılıklı bağlanma, karşılıklı olarak devletlerin çıkar farklılaşmalarına yolaçmış, onları dünya pazarında birbirlerine muhtaç hale getirmiştir vede bundan dolayı onların birbirlerine karşı yıkıcı eğilimlerini bir dereceye kadar zayıflatmıştır.
5-Toplumların dünya ekonomisi içerisinde, işbölümü ve uzmanlaşma aracılığıyla birbirlerine bağlanmaları,birbirlerini biçimsel olarak karşılıklı tanımaya götürmüştür.Bunun nedeni oluşan ve gelişmekte olan dünya pazarının korunmasının herkesin çıkarına olmasıdır.Bu pazarın gelişmesine ve işlemesine engel teşkil eden her devlet,geneli karşısına alır ve büyük kayıplara maruz kalır.Kaldı ki,her devletin iç ekonomik ve politik dengesi artık dünya pazarı ile kurmuş olduğu dış ekonomik ve politik dengeye bağlıdır.
6-Güç Dengesi teorisinin odağında rekabet vardır.Rekabet devletlerin kendi ulusal ve toplumsal çıkarlarını en son hadde kadar savunmasına neden olmaktadır.Bu durum dünya genelinde ortalama bir politik dengenin oluşmasına ( eşitlik anlamında değil, gücün derecesi anlamında) neden olur. Her devletin kendi ulusal çıkarlarnı son hadde kadar savunma eğilimi, dünya pazarındaki rekabetin aslında harekete geçirdiği ve kaderlerini bu dünya pazarında varolma mücadelesine bağlayan ulusal dinamiklerin bir yansmasıdır. Devleti oluşturan sınıf ve katmanların, içeride kendi konumlarını sağlamlaştırması ve sürekli kılması aynı zamanda dış politikada azami derecede kendi çıkarlarını savunmaya ve geliştirmeye bağlıdır.Dünya pazarı olgusu ve bu pazar içerisinde belirli bir işbölümü ve uzmanlaşma temelinde yer alınması durumu, kaçınılmaz bir şekilde bu iç ve dış iç içe geçmişliğe neden olmaktadır.
7-Devletler arasındaki rekabet, ekonomik rekabetin yoğunlaşmış biçimi olup aynı zamanda devletlerin birbirlerine karşı güvensizliklerinin de nedenini oluşturur.Güvensizlik karşılıklı olarak devletlerin ittifak politikaları geliştirmelerine neden olmaktadır.Politik rekabetin en gelişmiş biçimi olan savaş durumunda ise bu ittifak politikaları,düşman kampların, ekonomik, politik, entellektüel,ideolojik ve kültürel kapasitelerinin en son sınırlarına kadar geliştirilmesinde kaldıraç rolü oynarlar.
8-Güç Dengesinin amacı,dünya pazarında avantajlı bir konuma sahip olmaya çalışmak ve onun avantajlarını azami derecede ülke ekonomisine aktarmaya çalışmaktır.Bunun için de dünya çapında politik hedef ve ittifak politikalarına ihtiyaç vardır.
9-Devletlerin rekabetinin nedeni dünya ekonomisindeki anarşik üretimdir. Anarşik üretimin en önemli özelliği, herşeyin olup bittikten sonra farkedilmesidir ki,genellikle bu kriz aracılığı ile olur.Nasıl krizler kapitalist ekonominin düzenleyicisi ise, politik rekabetin en son temelde düzenleyicisi ise savaşlardır.Savaşlar (iç ve dış) toplumların politik yapılarını ya da genel olarak toplumsal örgütlenmelerini üretici güçler ile uygunluk arzedecek bir düzeye getirir.Bu getirme işlemi bir güç dengesinin oluşması ile sonuçlanır.
10-Savaşlar genellikle yeni üretim tarzının (genel değil özel anlamda yani bir üretim tarzının kendi farklı gelişme aşamaları anlamında) üretici güçlerinin, dünya çapında, pazarların durumunu giderek daha fazla aşması olgusundan kaynaklanır.Pazarlar ile üretken güçler arasındaki gerilim arttıkça,savaş sorunun çözümü için bir araç olarak devreye girmeye başlar.Pazarlar ile üretken güçler arasındaki bu çelişkinin oluşması ve nihayetinde savaş ile çözülmesinin de nedeni rekabettir.Üretici güçlerin pazarlardan daha hızlı büyümesi olgusu,anarşik üretimin sonucudur ve ona sıkı sıkıya bağlıdır.
11-Nasıl ekonomik krizler, küçük ve rekabet edemeyen üretim ölçeklerini tarihsel olarak saf dışı bırakarak, büyük ölçekli üretimin önündeki engelleri kaldırırsa ve bu temelde ekonomik dengenin kurulmasına yolaçıyorsa, aynı şekilde savaşlar da ,toplumun üretim yapısıyla uyuşmayan ve zamanı geçmiş ya da geçmekte olan politik yapı ve kurumların yıkılmalarına ve yerlerine toplumun ihtiyaçlarına az çok yanıt veren yeni politik yapıların kurulmalarına ( ilerici ve gerici anlamında değil) neden olmaktadırlar.
12-Kapitalizmin doğuşundan günümüze kadar olan zaman zarfında,dünya pazarının kendisini sürekli geliştirme eğilimi sırasında ,bu eğilimin gelişme momentlerine en iyi  şekilde yanıt veren ve onun kendisini daha da geliştirmesine imkan tanıyan en üstün politik demokrasi burjuva demokrasisi olmuştur.Onun içindir ki dünya pazarı tarihsel gelişimi içerisinde burjuva demokrasisini sürekli muştular ve onu dünyanın her tarafına yaymaya çalışır. Bugüne kadar burjuva demokrasisi en istikrarlı ve sürekli politik biçim olmuştur ve karşısındaki bütün otoriter politik yapıları elemine etmeyi başarmıştır. Bunun nedeni üretici güçlerin dünya çapında gelişmesine en uygun biçimi oluşturmuş olmasıdır.
13-Güç Dengesi, devletlerin eşit ağırlıkta ilişkiye girmelerini varsaymaz.Evrensel güç oluşumunun kendisini konu edinir. Bu noktada en önemli ayırım şudur:Güç Dengesinin kendisini, onun biçimleri ile birbirine karıştırmamak gerekir.
14-Güç Dengesinin ekonomik karşılığı, Genel Kar Oranı (GKO)’dır.Aynı şekilde Güç Dengesinin çeşitli biçimlerinin karşılığı ise GKO’nın çeşitli biçimleridir. Onun içindir ki, Güç Dengesi teorisinin doğru anlaşılması, onun içeriğinin doğru anlaşılmasına bağlıdır, ki H. Kissinger’in yaptığı gibi bu noktayı Adam Smith’de değil, Marx’ta aramak gerekir.Marx’ın GKO ve Biçimleri sorununu ele aldığı teorik serim,bu teorinin bilimsel içeriğini oluşturur.

Genel Kar Oranının Dünya Çapında Rekabet Yolu ile Eşitlenme Baskısı ve Üstyapı


Genel Kar Oranının (GKO) rekabet yoluyla eşitlenmesi,aslında GKO sorununun bir « an »ı ya da biçimidir.Bu eşitlenmenin bir geçmişi ve bir de geleceği vardır.

GKO’nın eşitlenmesi yeni üretim tarznın genelleşmesidir.Geçmiş üretim tarzı içerisinde en iyi üretkenliğe sahip olan sermaye katmanı,tarihsel gelişimin belirli bir aşamasında eski üretim tarzını tamamen çözer ve kendi ideolojik, ekonomik,politik ve kültürel değerlerini egemen kılmaya başlar.Bu aynı zamanda yeni bir üretim tarzının ortaya çıkmasıdır.Bu andan itibaren sermayenin bütün diğer katmanları,en iyi üretkenliğe sahip olan ( ki aynı zamanda en büyük sermaye katmanıdır) bu sermaye katmanının düzen ve kurallarına göre kendisini değiştirmeye başlar ve bu yeni sürece kendisini adapte ederler.Bu adaptasyon süreci oldukça sancılı olur ve bazı sermaye gupları bu sürece adapte olamayarak ya iflas ederler ve sermayeleri başka ellere geçer (bu aynı zamanda sermayenin merkezileşmesidir) ya da başka sermayeler ile birleşerek varlıklarını devam ettirmeye çalışırlar.Ama her halukarda ayakta kalmaları yeni niteliğin özelliklerini benimsemelerine ve bu temelde kendilerini geliştirmelerine bağlıdır.Bu durum yeni üretim tarzının genelleşmesine yani daha da gelişmesine götürür.GKO’nın dünya çapında eşitlenmesi,eski üretim tarzı içerisinde çıkan yeni üretim tarzının gelişmesi ve genelleşmesidir.

Daha üstün bir tarihsel düzeye tekabül eden ve bu tarihsel düzeyden güç alan yeni sermaye biçimi,gelişiminin ilk dönemlerinde toplumsal üstünlüğünden kaynaklanan bir hegemonya elde eder ve bu hegemonya ona liderlik rolü verir.Ticari kapitalizm dönemini saymazsak eğer, sanayii kapitalizmi döneminde bu özelliklere sahip iki devlet bu rolü oynayabilmiştir: İngiltere ve ABD.

Yeni üretim tarzının ilk dönemlerinde,bu üretim tarzının ortaya çıkmasında büyük rol oynayan ülke ya da ülkelerin sermaye grupları hiç kuşkusuz diğer ülkelerden farklı olarak bir artı-kara sahip olurlar.Ama rekabet kapitalist üretim tarzının itici gücü ve temel eğilimi olduğu için zamanla aynı niteliğe sahip olan başka sermaye grupları kar hadlerini bu artı-kara yaklaştırma eğilimine sahip olurlar.Yani geriden gelen kapitalist gruplar kar oranlarını en ileride bulunan grupların kar oranları düzeyine getirdikleri içindir ki kar oranları eşitlenir.Bu madalyonun diğer tarafından bakıldığında üretici güçlerin gelişmesi ve kar oranlarının tedrici düşüşünden başka bir şey değildir.Kısacası genel kar oranı düşerken genel kar oranı dünya çapında eşitlenir.Bundan şu sonuç çıkar: GKO’nın dünya çapında eşitlenmesi rekabeti daha da şiddetlendirir.Rekabetin şiddetlenmesi üretici güçlerin daha da gelişmesine ve onların baskısı temelinde yeni ideolojik ve politik eğilimlerin devreye girmesine neden olur.Eşitlenme eğiliminin baskısı milyonlarca yollardan üstyapıdaki eğilimleri baskısı altına alır ve onları üretici güçlerin gelişimleri ile uyumlu olacak bir şekilde harekete geçirir.Hiç kuşkusuz bu süreç yabancılaşma ile el ele giden bir süreçtir.

Ama burada çok önemli bir sorun belirmektedir: Nasıl oluyor da aynı niteliğe ve niceliğe sahip olan ama farklı üretkenlik düzeyine sahip olan sermaye katmanları belirli bir andan sonra birbirine düşman olabilecek bir biçimde bölünmektedirler?

Kapitalist üretim anarşik bir yapıya sahip olduğu için sürekli bir şekilde rekabeti doğurmak zorundadır ve bu rekabet de azami kar hırsına yol açmak zorundadır.Azami kar hırsı da aynı kar oranlarını elde etme ile sonuçlanmaktadır.

Kapitalist üretim,sürekli farklı gelişme aşamalarına sahip olan sermaye katmanlarının varlığını öngördüğü için,rekabet de farklı gelişme aşamalarına sahip olan sermayelerin rekabetidir.Bu farklı katmanların varlığı farklı ideolojik ve politik yapıları harekete geçirir.
Bu duruma yakından bakmak gerekir.

Rekabet üretici güçlerin gelişiminin itici gücü olduğu için,bir kapitalist grubun ya da katmanın sisteme egemen olmasını dıştalar.Onun için büyük sermaye egemenliğini belirli bir tarihsel dönemde ancak hegemonya temelinde kurabilir ve bundan da bu toplumsal egemenliğinin göreceli olduğu anlaşılır.
Ne zaman büyük sermaye,toplumsal egemenliğini dünya çapında kurmaya kalksa,onun toplumsal egemenliğinin bağrında,gelecekte bu egemenliği aşındıracak ve onu dünya çapında dengeleyecek yeni unsurla da üretici güçlerin düzeyine uygun olarak ortaya çıkar.Dünya toplumunun bu dengelenme ihtiyacı ve bu temelde de rekabet aracılığı ile ileriye sıçraması bir zorunluluktur.Bu dengelenme ihtiyacı,üstyapıdaki eğilimleri baskı altına alır ve onları bu dengelenme ihtiyacının özelliklerine uygun olarak tarih sahnesinin ilerisine çıkarır veya gerisine iter.

Örneğin I.Dünya savaşı sırasında ve sonrasında yeni bir uluslararası düzen,burjuva demokrasisinin tarihsel genişlemesi ve gelişmesi temelinde kurulurken,neredeyse eşanlı olarak, uluslararası burjuva demokrasisinin (ki o zaman ki büyük sermayenin egemen politik biçimiydi) hemen yanında komünist ve faşist hareketler hızla gelişmeye ve kök salmaya başladılar. Birincisi (komünist) üretici güçlerin gelişiminin düzeyne ve ayak uyduramayarak yozlaşmaya ve bürokratik bir biçime dönüştü ve bundan dolayı daha sonraları sermayenin dünya çapında dengelenme sürecinde hegemonyayı faşist hareketlere kaptırdı.

I.Dünya savaşı sonrasında sermayenin uluslararasılaşmasının daha da geliştiği sırada,evrensel ideolojik ve politik hareketler (burjuva demokrasisi, komünizm, faşizm) ön plana çıkmaya başladılar.Bunun nedeni dünya çapında büyüyen ve genişleyen kapitalist üretici güçlerin kendisine toplumsal biçim olarak bu biçimleri uygun bulmasıydı.Uluslararasılaşan üretici güçler,uluslararası karaktere sahip ideolojik ve politik hareketleri harekete geçiriyorlardı.

Üretici güçlerin daha üst bir düzeye çıkması ve yeni ihtiyaçların belirmesi durumunda,bu yeni içerik eski biçimler ile bir çelişkiye düşmekte ve bu da eşitliğin bozulması temelinde ortaya çıkmaktadır.
II.Dünya savaşı sonrasında,1930’lu yıllarda burjuva demokrasisi ile faşist sistemler arasında oluşan denge (elbette bu denge göreceliydi) bozulduğu zaman ve burjuva demokrasisi üretici güçlerin düzeyine uygun olarak tekrar egemen hale gelmeye başladığı zaman,bu süreci koşullandıran şey, üretici güçlerin düzeyndeki gelişme ve değişimdir.Üstyapıdaki altüst oluş,altyapıdaki ihtiyaçların ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Üretici güçlerin ihtiyacı evrenselleşmedir.Bu evrenselleşmeye hizmet edecek ya da eden eğilimler bir tarihsel istikrara sahip olurlar.Bugüne kadar üretici güçlerin bu ihtiyacına cevap veren tek eğilim burjuva demokrasisi ve onun liberal ekonomik eğilimi olmuştur.Ortaya çıktığından günümüze kadar tek istikrarlı hareket burjuva demorasisi olmuştur.


|
_ _